KİTAP TANITIMLARIM 212-213.
Osamu Dazai, İthaki Y., 2023.
“İNSANLIĞIMI YİTİRİRKEN” (人間失格 - Ningen Şikkaku), 128 s., 13. Baskı,
“SOYTARI ÇİÇEKLERİ” (道化の花 - Dōke no hana), 77 s., 2. Baskı,
Japon Edebiyatı’nın önemli isimlerinden Dazai’nin (1909-1948) daha önce “Batan Güneş” adlı kitabını tanıtmıştım. Kitaplarında genelde insan varoluşunun acısını, insanın hayatta anlam arayışını, yalnızlığını ele alması ve hayat hikâyesiyle ilgimi çeken bir yazar. Alkolik, esrarkeş, morfin bağımlısı, kavgacı olup tam 4 kez intiharı deneyip sonuncuda hayatını kaybetmiş. Bu intihar teşebbüslerinden birisini sevgilisiyle birlikte denize atlayarak gerçekleştirmiş; kadın ölmüş ama Dazai kurtarılmış. Bunlarla da bitmiyor yazarın kısa hayatındaki ilginç detaylar. Bir geyşayla kaçmış, ailesi tarafından evlatlıktan reddedilmiş, bir dönem akıl hastanesinde yatmış vs. Kitaplarında yine daha önce tanıttığım Ryunosuke Akutagawa ile birlikte üstat Dostoyevski’nin etkileri belirgin. Şimdi size tanıtacağım iki kitap da bu etkilerle yazılmış ve birbiriyle bağlantılı. Dolayısıyla ikisi beraber okunmalı.
Kitaplar birer “ben-roman”. Yani yarı otobiyografik diyebilirim. Çünkü başkarakter Ōba Yōzō'nun hayatı yazarın hayatıyla epey örtüşüyor. Dolayısıyla bu karakter aslında kendisi. Ancak, bir taraftan da kurgu olduğu için birinci şahıs ağzından anlatılan bu kitaplar, kitaptaki karakterlerin tamamının kurgu olması nedeniyle yarı otobiyografik türde. Kitapları kısa roman (novella) ya da uzun öykü edebi kategorilerine sokabilirim. Fakat çok fazla olay örgüsü beklemeyin; daha ziyade durum ve içsel düşüncelerin ve yazarın hayata tutunamayan bireyin çatışmalarının, alt metinlerde bize göz kırptığı kitaplar bunlar. Özellikle “Soytarı Çiçekleri” bu şekilde. İlk okunması gereken “İnsanlığımı Yitirirken”, Ōba Yōzō'nun hayatını ve akıl hastanesine düşmesini anlatırken, “Soytarı Çiçekleri” ise bu hastanede yaşadıklarını, duygu-düşüncelerini aktarıyor.
“İnsanlığımı Yitirirken”, yazarın hayatında intihar, sosyal yabancılaşma ve depresyon gibi yinelenen temaları sunuyor. Kitap, Dazai'nin ölümünden bir ay sonra yayımlanmış. Gerçek benliğini başkalarına açıklamaktan aciz olan ve bunun yerine içi boş bir muziplik görünümü sürdüren, daha sonra alkolizm ve uyuşturucu bağımlılığıyla dolu bir hayata dönen sorunlu bir adamın hikâyesini anlatıyor. Kitap, başkarakter Ōba Yōzō'nun geride bıraktığı defterler şeklinde anlatılıyor. Bunlar, Ōba'nın erken çocukluğundan yirmili yaşlarının sonlarına kadar olan hayatını anlatan üç bölüme ayrılmış. Defterler, Ōba'nın not defterlerini yazıldıktan on yıl sonra edinen isimsiz bir anlatıcı tarafından bir Önsöz ve bir Sonsöz ile revize edilmiş.
“Soytarı Çiçekleri” de diğer kitapla aynı başkahramanı paylaşıyor. Kitap, Ōba Yōzō'nun intihar teşebbüsünden sonra kaldırıldığı bir hastanede geçiyor. Üçüncü şahıs bakış açısıyla anlatılıyor, ancak çekingen bir yazar olan anlatıcı, yazdığı romanın kalitesi veya inandırıcılığı hakkında yorum yaparken sık sık birinci şahıs bakış açısını bir kenara bırakarak dördüncü duvarı yıkıyor. Adı açıklanmayan yazar bazen kitabı bir başyapıt olarak nitelendirirken, bazen de homurdanıyor ve onu bir soytarı işi olarak görmezden geliyor. Aralara girip bu şekilde okuyucuyla konuştuğu kısımlar farklı bir okuma deneyimi yaratıyor okuyucu için. Dazai bu üst kurmaca tekniğini, André Gide'in çalışmalarından uyarlamış.
DİKKAT! SPOILER BAŞLANGICI!
“İnsanlığımı Yitirirken”, 3 bölümden oluşuyor. İlk kısımda; yoğun bir yabancılaşma ve ötekilik duygusuna kapılan ve etrafındakileri anlamakta çok zorlanan Ōba, sosyal ilişkiler kurmak için ilk yıllarında soytarılığa başvuruşunu anlatıyor. İnsanları, kendisi sanki onlardan ayrıymış gibi tanımlıyor, onları aptal ve şaşkın buluyor. Çocukluğunda bir erkek ve bir kadın hizmetçi tarafından cinsel istismara uğruyor, ancak bunu polise bildirmenin faydasız olacağına karar veriyor. İkinci kısımda Ōba, okul arkadaşı Takeichi onun sahte soytarılıklarından birini anlayınca, neşeli yüzünün potansiyel nüfuz edilebilirliği konusunda giderek daha fazla endişelenmeye başlıyor. Ōba, Takeichi'nin sırrını açıklamasını önlemek için onunla arkadaş oluyor. Takeichi'nin kendisine gösterdiği bir Van Gogh tablosundan ilham alarak içindeki ıstırabı sanat yoluyla ifade etmek için resim yapmaya başlıyor. Ōba, o kadar korkunç bir oto portre çiziyor ki, bunu ona büyük bir sanatçı olarak bir gelecek öngören Takeichi dışında kimseye göstermeye cesaret edemiyor. Liseyi bitirdikten sonra Ōba, üniversite için Tokyo'ya gönderiliyor. Bir resim dersinde tanıştığı sanatçı arkadaşı Horiki'den etkilenen Ōba, içki, sigara ve seks alışkanlığına düşüyor ve komünist toplantılara katılıyor. Geceyi evli bir kadınla geçirdikten sonra onunla birlikte suya atlayarak intihar girişiminde bulunuyor. Kadın ölüyor ancak kendisi hayatta kalıyor, bu da onu dayanılmaz bir suçluluk duygusuyla baş başa bırakıyor. Üçüncü kısımda, Ōba üniversiteden atılıyor ve bir aile dostu onu yanına alıyor. Bu aile dostu olan, küçük kızıyla yaşayan dul anneyle normal bir ilişki kurmaya çalışır, ancak çok geçmeden içki alışkanlığına ve insanlık korkusuna geri döner ve onları terk eder. Daha sonra, ondan içkiyi bırakmasını isteyen genç ve deneyimsiz bir kadın olan Yoshiko ile tanışır. Onunla evlenir. Ōba, içkiyi bırakır ve karikatürist olarak kazançlı bir iş bulur. Sonra Horiki ortaya çıkıyor ve Ōba'yı yeniden kendine zarar veren davranışlara döndürüyor. Daha da kötüsü, Yoshiko bir tanıdığı tarafından cinsel saldırıya uğrar. Bu olayın getirdiği terör ve çaresizlik, Ōba'yı karısından uzaklaştırıyor ve uyku ilaçlarıyla yeni bir intihar girişiminde bulunuyor. İntihar girişiminin ardından kaldırıldığı hastaneden taburcu olan Ōba, morfin bağımlısı oluyor. Bir akıl hastanesine kapatılıyor ve serbest bırakıldıktan sonra kardeşinin yardımıyla izole bir yere taşınıyor ve hikâyeyi artık ne mutlu ne de mutsuz hissettiği yorumuyla bitiriyor.
“Soytarı Çiçekleri” ise intihar teşebbüsünün ertesi gününde başlıyor. Ōba Yōzō, deniz kenarında tüberküloz hastalarına yönelik bir sanatoryumda uyanır ve sevgilisi Sono'nun hayatta kalmadığını öğrenir. Yüzünde gözle görülür bir yara izi bulunan Mano adında genç bir hemşire, onunla ilgilenmekle görevlendirilir. Arkadaşları Hida ve Kosuge ziyarete gelirler ve geceyi yan odada geçirirler. Şakalar yapıp hastanede ortalığı karıştırsalar da, içten içe Yōzō'nun göründüğü kadar iyi olup olmadığını merak ediyorlar. Ertesi gün, Yōzō'nun ağabeyi kuzeydeki memleketlerinden gelir ve ailelerine yol açtığı sorunlardan dolayı onu azarlar. Ertesi gün kar yağıyor. Yōzō okyanusun taslağını çizmeye çalışır ve sonuçtan hayal kırıklığına uğrar. Arkadaşı Hida, Yōzō'nun kardeşiyle polisle konuştuktan sonra geri döner ve Yōzō'nun intihara yardım etmekle suçlandığını duyurur, ancak Sono'nun kocası bu davaya bağlı görünmemektedir. Durumu yönlendirmek için Yōzō'nun kardeşi ona 200 Yen verir ve ailesini daha fazla sorumluluktan muaf tutan bir mektubu imzalatır. Dördüncü günde sanatoryum müdürü Yōzō'ya temiz bir sağlık raporu verir ve Mano'ya bandajlarını çıkarması talimatını verir. Üç arkadaş kıyı boyunca yürüyüşe çıkar, böylece Yōzō kendisinin ve Sono'nun atladığı uçurumu gösterir. O gece Mano, Yōzō'yu uyanık tutar ve ona yüzündeki yara izinin kökenini anlatır. Şafaktan hemen önce sıcak giysiler giyerler ve sanatoryumun arkasındaki sahile bakan tepeye doğru yürüyüşe çıkarlar. Umutları Fuji Dağı'nı bir an olsun görebilmektir ama tepenin zirvesinden hava görülemeyecek kadar bulutludur.
SPOILER SONU!
Dazai, kendisi gibi tutunamayan bireyi ve hayatın absürtlüğünü bize sunuyor. Absürtlükten dolayı Camus’ya da benzetebiliriz. Diğer benzetebileceklerimiz; onlar kadar edebi olmasa da Dostoyevski ve Pessoa, onun kadar felsefi ve şiirsel olmasa da Cioran, onun kadar nihilist olmasa da Caraco, onun kadar kuramsal olmasa da Sartre ve atfetmeden geçmememiz gereken Schopenhauer ile Nietzsche. Yerli yazınımızda da Oğuz Atay ve Hakan Günday’ı örnek olarak verebiliriz. Bireyin normalleşen bir topluma uyum sağlama mücadelesi, bu kitapların yazıldığı dönemde olduğu kadar bugün de geçerliliğini koruyor. Dazai, hem aşırı hem de garip bir şekilde zorlama olmayan bir şekilde kasvetli kitaplar yazmış. Bir psikanalist, Dazai'nin kitapları yazdığı sırada karmaşık travma sonrası stres bozukluğundan mustarip olduğunu öne sürmüş.
“Soytarı Çiçekleri”ndeki üslup, Dazai'nin kendi hayatındaki iğneleyici mizahının ve tarzının bir yansıması gibi duruyor. Bu şakacı kendi kendine alay, eserin genelindeki umutsuzluk tonunu yumuşatırken aynı zamanda kitabı otobiyografik olarak daha etkili hale getiriyor. Hikâye, kişinin yaşaması gibi, kendi canına kıymasının beyhudeliğine dair de yorumlanabilir. Bazı eleştirmenler Dazai'nin intiharın komik, utanç verici ve grotesk yönlerine odaklanmasının kendini öldürme ihtimalini anlamsız, kasvetli ve kötü olarak gösterdiğini öne sürmüş. Son olarak söylemek istediğim, kitaplardaki Dostoyevskivari çarpık aşk ilişkilerinde Dazai, mutlu bir aşkın imkânsızlığını da ortaya koyuyor gibi görünüyor.
Sonuç olarak, sade ve dramatik romanları/öyküleri sevenler, absürt-varoluşçu-nihilist meselelere ilgi duyanlar, Dazai’yi deneyebilirler.
REFERANSLAR


Yorumlar
Yorum Gönder