KİTAP TANITIMLARIM 254.
“KIZIL VEBA” (The Scarlet Plague) – Jack London, Can Y., 78 s., 3. Baskı, 2021.
2019’da patlak veren Covid-19 salgınında anladık ki o kadar da gelecekte değilmişiz. Ya da dünyayı hala çözüp kendini doğa karşısında tam olarak korumayı başaramadı insan (deprem de başka bir örnek). Başarmalı mı o da ayrı soru. İnsan da dünyadaki sayısız diğer canlı türünden birisi sonuçta. Hep biz öldürecek değiliz, başka canlılar da bizi öldürür. Hem de gözle göremeyeceğimiz kadar küçük olanlar bile. (Salgında yakınlarını kaybedenlere taziyelerimi iletirim bu arada, tanıdıklar da var).
Kızıl Veba kısa romanındaki insanlar ise daha şanssız. 1912’de yazılan kitapta geçen ana olayda 2013 yılında patlak veren bir salgından geriye pek bir şey kalmıyor, insan nüfusunun neredeyse tamamı yok oluyor. Kitaptaki yıl ise 2073; salgından çok sonraki bir gelecekte geçiyor. ABD’li Jack London (1876-1916), dilimize eserleri en çok çevrilen modern yazarlardan birisi. Sosyalist, aktivist ve beden işçiliği de çok yapmış birisi olan London, proleter yazarların da önemli bir örneği. London, gençliğinde birçok farklı işte çalışmış, fabrikalarda işçilik yapmış ve denizlerde gemici olarak görev almış. Bu deneyimler, onun yazılarına büyük bir gerçekçilik ve toplumsal duyarlılık katmış. Distopya, bilimkurgu, macera, dram, politika, realizm vs. birçok tarzda/akımda önemli kitapları olan yazarın “Kızıl Veba” novellasında gelecekteki bir salgını çok yakın tarihle tahmin etmiş olması çarpıcı. Modern edebiyatın ilk post apokaliptik metinlerinden birisi olarak kabul görüyormuş ayrıca eser. Medeniyetin kırılganlığı, toplumsal çöküş ve yeni düzen, insan doğasının bencilliği, kolektivizm ve bireyciliğin karşı karşıya gelişi gibi temalar işleniyor.
DİKKAT! SPOILER BAŞLANGICI!
Yıl 2073, yer San Francisco. Olayları anlatan ana karakter James Smith, 60 yıl önceki Kızıl Veba salgınından kurtulanlardan biri ve torunları Edwin, Hoo-Hoo ve Hare-Lip ile birlikte seyahat ediyor (Tolkien’in hobbitleri akla gelmiyor değil). İlkel avcı-toplayıcılar olarak yaşıyorlar. Zekâları ve dil yetenekleri sınırlı. Torunlarının Granser diye hitap ettikleri Smith, onlara geçmişi anlatıyor. Veba salgınından önce İngilizce profesörüymüş. 2013 yılı, plütokratik bir toplum olarak tanımlanıyor. Kızıl Veba ortaya çıkmış ve hızla dünyaya yayılmış. Hastaların, özellikle yüzleri kızarıyor ve alt kısımlarında uyuşma oluyor. Kurbanlar genellikle semptomları ilk gördükten sonra 30 dakika içinde ölüyor. Doktorlar ve diğer bilim insanlarının çabalarına rağmen bir tedavi bulamıyorlar ve bunu yapmaya çalışanlar da hastalıktan ölüyorlar. Torunlar, Smith'in anlattıklarını garip ve dalga geçilesi buluyor. Örneğin, hastalığa neden olan mikrop denilen gözle görülemeyen canlıları Smith’in inancı olarak görüp sorguluyorlar. Smith, geçmişte ders verirken kızıl vebanın bir kurbanına tanık olmuş. Öğrencisi bu genç kadın hızla ölüyor ve kampüste kısa sürede bir panik yaşanıyor. Smith eve dönüyor ancak ailesi, enfekte olduğundan korktukları için ona katılmayı reddediyor. Kısa süre sonra, bir salgın bölgeyi ele geçiriyor ve sakinler isyan etmeye ve birbirlerini öldürmeye başlıyor. Smith, sorunu atlatmayı umdukları üniversitenin kimya binasında meslektaşlarıyla buluşuyor. Güvenlik için başka bir yere taşınmaları gerektiğini anlıyorlar ve kuzeye doğru yola çıkıyorlar. Kısa süre sonra, Smith'in tüm ekibi ölüyor ve bir tek kendisi hayatta kalıyor. Üç yıl boyunca bir midilli ve iki köpeğin eşliğinde tek başına yaşıyor. Sonunda, sosyal etkileşim ihtiyacı onu başka insanları aramak için San Francisco bölgesine geri döndürüyor. Burada, kabilelere ayrılmış birkaç kurtulanla bir tür yeni toplumun yaratıldığını keşfediyor. Torunlara anlattığı hikâyesi özetle böyle. Smith, veba öncesi zamanları hatırlayan son kişi olduğundan endişelenmekte. Yiyeceklerin kalitesini, sosyal sınıfları, işini ve teknolojiyi hatırlamakta. Zamanının daraldığının farkında olduğundan, bilgi ve bilgeliğin değerini torunlarına aktarmaya çalışıyor. Ancak çabaları sonuçsuz kalıyor; çünkü çocuklar onun geçmişe dair anılarını alay konusu yapıyorlar; bu anılar onlara inanılmaz geliyor.
SPOILER SONU!
London, kendisinden önce Poe’nun “Kızıl Ölümün Maskesi” ve Mary Shelley’nin “Son İnsan” eserlerindeki (ve kendisinde sonra yazılmış olan birçok eserdeki) gibi salgın sonrası bir toplumun çöküşü fikriyle yola çıkmış. Zaten kitap, bir öykü ya da romandan ziyade bir fikir silsilesi kanımca. Eğer bir salgın, insanlığın çoğunu yok eder ve uygarlığımızı çökertirse nasıl olurdu sorusunu sormuş yazar ve bundan sonra zihninde oluşan manzaraları kaleme dökmüş. Yalnız, buradan çok daha geniş bir roman çıkabilirmiş, birçok şey yarım kalıyor; okuyucunun aklında çok soru beliriyor. Mesela dünyanın geri kalanı ne durumda? Belki de bunları bize bıraktı yazar. Önemli mesajlar çıkarılabilir tabii yine de. O çok güvendiğimiz teknoloji, uygarlık, o parlak gelecek her an çökebilir. Toplumsal statülerimiz eşitlenebilir. Smith, salgın öncesi profesörken şimdi ilkel bir dünyada sadece diğerleri gibi hayatta kalmaya çalışmakta. Anarşist bir dünya nasıl oluru da göstermiş aslında yazar; gördüğüm kadarıyla bir yönetim yok. Doğa hâkim…
Sonuç olarak; ütopya, distopya ve post-apokaliptik kitapları sevenlerin kütüphanelerinde mutlaka olması gereken bir eser diye düşünüyorum.

Yorumlar
Yorum Gönder