KİTAP TANITIMLARIM 221.
“SONBAHAR ÜLKESİ” (The October Country) – Ray Bradbury, İthaki Y., 285 s., 1. Baskı, 2019.
Son iki tanıtımımda kitaplarına yer verdiğim Charles Beaumont ve Richard Matheson gibi Güney Kaliforniya Grubu Yazarlarından bir diğeri ve belki de en meşhuru, Ray Bradbury (1920-2012). Bilimkurgu, fantezi, korku-gizem gibi türlerde ağırlıktadır eserleri. “Sonbahar Ülkesi” ise yazarın çoğunlukla ilk dönemlerinde kaleme aldığı, içlerinde tarzı dışında olanlarını da barındıran 19 adet öyküden oluşuyor. Korku, gizem, gerilim, kara komedi ve biraz dram var kitapta. Modern, diyalog ağırlıklı hikâyeler. Bazen karakter, bazen olay odaklı. Bazen tuhaf, bazen obsesif, nadiren de mizahi… Bilimkurgu çok az var, belki de o yüzden bazı öykülerin genel tarzının dışında olduğuna dikkat çekiyor yazar.
Bradbury’de alışık olduğumuz bazı yapılar dikkat çekiyor yine: çocuk başkarakterler, karnavallar, ölüm ve yaşamın gizemleri vs. Cüceler, otopsiler, mumyalanmış cesetler, ölüm sonrasından işaret verenler, katiller, sıra dışı korkuları veya takıntıları olan insanlar burada…Genellikle çok tekinsiz, zifiri kara bir atmosferde değil de; daha aydın bir tonda, daha sıcak ve sempatik havada korku öyküleri yazmış olduğunu ama kitapta bu konuda istisnalar bulunduğunu ekleyelim. Bradbury’nin üslubuna aşina olanlar ise ritmik, akıcı yapısını bilir dilinin; bu kitapta da öyle çoğunlukla. Orijinalinden okumakla bu daha iyi anlaşılır tabii ki, ne de olsa biçimle-yapıyla ilgili. Bu durum çeviride bazen uzun ve dolambaçlı cümlelerle karşılaşmanıza neden olabilir. Kitabın adındaki sonbaharla ilgili direkt öyküler olmasa da birçoğunda arka plan manzarasını oluşturuyor güz. Hikâyelerin finallerinde bazen olayları odak noktasından değil de yandan bitiriyor yazar. Yani, bazılarında açık ve net değil, sizden bekliyor “A-ha, tabii ya!” demenizi. Pasif okuma yapmamamızı istiyor belki de. Bu şekilde zekice kurgulanmış finaller var. Temalar ise; insan psikolojisi, ölüm, varoluş sorunsalı ve yaşam, dehşet, saflık-şeytanilik, hor görme, anormallik, takıntı, intikam, yoksunluk, özlem vs. Yazar aslında korkuyu, tematik keşif için bir araç olarak kullanıyor. Her hikâyede tüm temalar ve fikirler açık, tutarlı ve iyi araştırılmış, ancak bazı olay örgüleri ve karakterler diğerlerinden daha çok hoşuma gitti.
Öykü sayısı fazla ve bu kalabalıkta, hepsinin çok iyi olmasını bekleyemem. Hiçbir yazar bunu başaramaz. Dolayısıyla, “çok güzeldi, iyiydi ya, fena değildi, yok bu beni pek açmadı” gibi bir skala oluşturulabilir her okur için. Benim açımdan; 4 tanesi “çok güzeldi”, 6 tanesi “iyiydi ya”, 4 tanesi “fena değildi” ve 5 tanesi “pek açmadı”.
Çok güzel bulduklarım:
“Sıradaki”: Küçük bir Meksika kasabasında konaklayan bir çift, ailelerinin parasını ödeyemediği cenazelerle ilgili şok edici bir politikanın geçerli olduğu bir mezarlıkla karşılaşır. Atmosferi en karanlık öykü olabilir kitaptaki. Sayfalar ilerledikçe ışık loşlaşıyor ve tekinsizlik artıyor. Gelenek/mit bağlantısı, mumyalanmış cesetlerin ölüm kokusu, mahzenlerin karanlık ve soğukluğu harikaydı. Meksika-gotik işbirliği enteresandı.
“Küçük Katil”: Bir kadın, yeni doğan bebeğinin onu öldürmeye çalıştığına ikna olur. “Rosemary'nin Bebeği” havası var; büyüleyici bir şekilde yıkıcı ve sizi daha da derinlere çekiyor. Gerilim hissi en iyi öykülerden birisi. Ayrıca doğum sonrası paranoya ve bir bebeğin katil olması önermesini de sevdim. Beklenildiği üzere; bireyin var olmayı seçmemesi, yaşam sorunsalı gibi temalar burada.
“Elçi”: En dramatik öykü. Dışarı çıkamayan engelli bir çocuğun dünyayla yalnızca iki bağlantısı var; köpeği ve mahallede yaşayan, onu sık sık ziyaret eden komşu kadın. Köpeğin dışarılarda gezip, eve sürekli nesneler getirmek gibi bir huyu var. Çocuk da buradan dışarısını takip ediyor, mesela mevsimleri, etraftaki bitkileri, nesneleri vs. Bir gün komşu kadın ölür ve köpek de uzun süre gelmez, geldiğinde acayip bir şey getirir ve olaylar olaylar... Bradbury’nin çocuk karakterlerinden birinin yanına eklenen sempatik hayvanla birlikte hem sıcacık, hem yürek burkan hem de gizemle sürükleyen çok güzel bir öykü.
“Göl”: Bir adam çocukluğunun geçtiği yeri tekrar ziyaret eder ve geçmişte gölde boğulan bir arkadaşını hatırlar. Uzun yıllar sonra ona dair bir iz bulur… Bu da çok güzel bir gizem/korku örneği. İmgeler zengin, yazarın ustalığı iyi uygulanmış; melankoli ile umudun, kayıp ile yenilenmenin ve sevdiklerimizin hatırasının mükemmel bir karışımı.
Yine iyi bulduklarım:
“İskelet”: Bir adam, iskeletinin kendisini mahvetmeye çalıştığına ikna olur ve alışılmışın dışında bir uzmana danışır. Obsesif öykülerden birisi. Hepimizin taşıdığı iskeletimizin korkunç olduğunu, onun ölüme ait bir şey olduğunu, içimizde bunu taşımamızın dehşet verici olduğunu düşünen bir karakteri anlatıyor. Sürükleyici ve eğlenceliydi. Tim Burton filmlerinin havası var, hem korku hem delilik hem de çocuksu mizah. Aslında yazarın alışıldık tarzı esas bu. Bradbury’nin diğer bazı kitaplarındaki “Bay İskelet” karakterinin çıkış noktası burası olabilir. Öykünün sonu çok acayip. Takıntının insana neler yaptırabileceği gözler önüne serilirken aslında potansiyel olarak ölümü içimizde taşıdığımız vurgulanıyor.
“Kalabalık”: Bir adam, kazaların etrafında oluşan kalabalıkta tuhaf bir şeyler keşfeder. Kazazedelerin başına toplananlar aynı kişilerdir! Farklı zaman ve yerlerde üstelik! Yine biraz sarkastik, gizem örneği. Sürükleyici. Sosyal göndermeler, öykünün arkasından gülümsüyor.
“Tırpan”: Bir adamın eline güçlü bir tırpan ve bir buğday tarlası geçer. Biçme görevinin göründüğünden daha fazlası olduğunu keşfeder. Gotik-korku, gizem… Ölüm Meleği kavramına benzersiz bir şekilde yaklaşılması ve keşfedilmesi hoşuma gitti. Ayrıca güney gotik hislerinden ve kayıp ve görev temalarının keşfedilme şeklinden de gerçekten keyif aldım.
“Rüzgâr”: Dünyada çeşitli yerlerde amansız doğa koşullarına maruz kalmış bir adam, dünya çapında meydan okuduğu rüzgârların onu öldürmek üzere bir araya gelmesinden ölesiye korkar. Telefonda arkadaşını arar ve rüzgârın onu öldürmek üzere evinin etrafında olduğunu söyler. Yine obsesif biri olduğu düşünüldüğü için çok ciddiye almamaya çalışır arkadaşları ama beklenmedik olaylar meydana gelir. Burada bir seri katil gibi kovalayan kötü karakterin bilindik bir doğa olayı olan rüzgâr olması fikri değişik bir eko-gotik yansımaydı. Kaçma-kovalama sahneleri güzeldi. Yani, böyle bir fikirle korku-gerilim öyküsü yaratılması orijinal olmuş.
“Yaşlı Bir Kadın Vardı”: Yıllarca ölüme meydan okuyan yaşlı bir kadın var. Ölüm bir gün onu kandırıp bedenini çalıyor ama kadın bunun kendisini durdurmasına izin vermiyor. Yine korku temalı bir kara komedi, yine Tim Burton atmosferi. Kadının kendi otopsisine engel olması enteresandı. Keyifli.
“Üst Kattaki Adam”: Kitabın vampir öyküsü. Klasik-gotik değil, modern ve deneysel. Bir çocuk karakterimiz, evinin üst katını kiralayan adamın bir insandan fazlası olduğundan şüphelenir. Bu öykü bana George Romero’nun “Martin” filmini hatırlattı. Vampirizme farklı bir yaklaşım, sevdim.
Şu öyküler de fena değil:
“Sarnıç”: Bir kadın, kız kardeşine, âşıkların ölüm, işkence ve ıstırap içinde yeniden bir araya geldiği, kanalizasyonun altındaki toprakların ne kadar büyülü olması gerektiğini anlatıyor. Bu bir durum öyküsü ve tekinsiz, gizemli bir havası var; arka plandaki yağmur da bu havayı destekliyor. Ancak, belirsizlik ve boşluğu fazla buldum öyküde. Yazarın farklı tarz öykülerinden bir örnek…
“Dudley Stone’un Muhteşem Ölümü”: Çok başarılı ve aniden ölen bir yazarın yıllar sonra aslında ölü olmadığı söylentilerinden yola çıkarak bir hayranı-arkadaşı izini sürer. Dudley Stone adlı bu yazarın hikâyesi ilginçtir. Hiç de karmaşık olmayan, son derece basit bir olayın insanların kararlarını ve hayatını nasıl etkilediğine dair, farklı bir öykü. Ne olursa olsun hayatta olmayı seçmek ve kıskançlık, temalar. Doğaüstü ya da korkuyla ilgili bir yapı yok, gizem var sadece biraz.
“Einar Amca” ve “Eve Dönüş”: Ortak karakterleri içerdiği için bu iki öyküyü aynı anda aktarayım. Aslında tam Bradbury tarzı yine (Tim Burtonvari). Fantastik, Addams Ailesi benzeri canavarımsı Elliott ailesini anlatıyor. Garip, farklı özellikleri olan karakterler var bu ailede. Mesela Einar Amca uçabiliyor. Biyolojik radarına zarar verildikten sonra gökyüzüne çıkmanın bir yolunu bulmaya çalışan Einar Amca’yı anlatıyor zaten ilk öykü. Diğer öyküde ise bir toplantı için Elliottların, Illinois'deki atalarının evine dönüşleri anlatılıyor. Kapılarının önünde bırakılan ve onlar gibi olmayı arzulayan ölümlü bir çocuk olan Timothy'nin gözünden aktarılıyor öykü. Buradan yola çıkarak Bradbury “Topraktan Dönenler” kitabını yazmış ve ben onu henüz okumadığım için bunlar ilginç olsa da öykü bazında biraz eksik kalmış. Onu da okur, tanıtırız bakalım…
Kalan öyküler beni pek açmadı. Açılıştaki “Cüce”, Bradbury’nin sevdiği mekânlardan birisi olan lunaparkta geçiyor. Kendisini daha uzun göstermek için hileli aynalardan birini kullanan bir cüceyi gözlemleyip hor gören birinden cücenin aldığı intikamı aktarıyor. Temaları erdeme vurgu yapsa da olay örgüsü ve finali vurucu değil. En tuhaf isimli öykü “H. Matisse’in Uyanık Poker Fişi” (isminden nefret ettim nedense bu öykünün), tamamen sıkıcı ve sıradan bir adamın, dikkat çekmek için değişik bir çılgınlığa dönmesini anlatıyor. Garip ve gereksiz bir öyküydü bence. Diğer tuhaf ve belirsiz öykü olan “Kavanoz” ise, fakir bir çiftçinin, çok ucuza satın aldığı, içinde yüzen garip bir şeyin olduğu bir kavanozun kısa sürede kasabanın konuşulan konusu haline gelmesini anlatıyor. Ancak çiftçinin karısı ne kavanoza ne de ona dayanamayacağını anlamaya başlar. Değişik… “Ateşe Tutulmuş” adlı öyküde iki yaşlı adam, mutsuz insanları tatmin etmeye zorlamayı kendilerine görev edinmiştir. Hikâyesi kanlı biten bir kadınla bunu yapmaya çalışırlar ama başarısız olurlar. Gerilimli bir durum yaratmasına rağmen karakterler ve fikir çok iğreti geldi bana. Son olarak, “Kutudaki Kukla”, yazarın fantastik bir denemesi. Yine bir çocuk karakter, duygusal açıdan sorunlu olan annesiyle birlikte geniş, tenha bir konakta izole biçimde yetiştiriliyor. Dışarı çıkması yasak. Orijinal Tanrı olan babasının dışarıdaki canavarlar tarafından öldürüldüğünü söyleyen annesi onu Tanrı olarak yetiştirir. Çocuk bir gün dışarı kaçar vs. Bir öyküye göre çok büyük, iddialı ve fazla fikir var. Öykü, kendini büyük görme eğiliminde adeta. Lovecraft’ın efsane “Yabancı” öyküsünden etkilenme de sezdim ama pek başarılı değil.
İşte böyle. Ben yoruldum, siz de yorulmuşsunuzdur. Tarzı sevenlere tavsiye edebileceğim, bazıları dışında çoğunlukla güzel öyküler. Belki sizler de okuyup kendi beğeni skalanızı yaparsınız ve üzerine tartışırız. 221 kitaptır bu hayali kuruyorum, okuyan birileriyle tartışalım üzerine.

Yorumlar
Yorum Gönder