KİTAP TANITIMLARIM 228.
“KUŞLAR” (The Birds and Other Stories) – Daphne Du Maurier, İthaki Y., 256 s., 1. Baskı, 2024.
Daha önce, Hitchcock’un sinemaya uyarladığı “Rebecca” romanını tanıttığım İngiliz yazar Du Maurier’in (1907-1989), yine yönetmenin en meşhur filmlerinden birisi olan ve kitaba adını verenin de yer aldığı altı adet öyküsünden oluşuyor kitap. Bu kadın çok iyi bir yazar, dili ve kurguları harika. Öykülerin tarzını etiketlersem en yoğundan en aza: gerilim, gizem, korku, fantastik, dram… 1900’lerde doğup, bu tarz yazan yazarlar içerisinde dilini en sevdiğim olabilir kendisi. Üslubunu buradaki öykülerde de konuşturmuş.
Öykülere geçmeden önce, David Thomson tarafından yazılmış bir Önsöz bölümü yer alıyor. Burada yazardan ve Hitchcock ile olan bağlantılarından söz ediliyor. Yönetmenin “Kuşlar” öyküsü ve onu sinemaya uyarlamak hakkında söyledikleri ilgi çekici. Öyküyü bir kez okuduğunu, sorsalar detaylarını hatırlayamayacağını, kendi filmini yapmak için ana fikri aldığını söylüyor. “Bir yazar bir öyküyü/romanı (veya kitabı) bitirene kadar eser onundur ama tamamlandıktan sonra artık onun değildir, okuyucularındır” diyor. Birebir uyarlama gibi bir zorunluluk olmadığının altını çizmek istiyor sanırım. Ama “Kuşlar” filminin bütün detayları aynı olmasa da öyküyle oldukça paralel olduğunu söylemeliyim. Kitapta, ilk öykü olarak yer alıyor. Hitchcock gizem, psikolojik gerilim, polisiye hatta mizah tarzında filmleri olan bir yönetmendir. Bence tek korku filmi “Kuşlar”. Öykü de korku öyküsü. Korku öyküsü ya da filmi deyince aklımıza gelebilecek ana korku (kötü) nesnelerini (ya da karakterleri) sıralasak aklımıza ispinoz, martı gibi kuşlar kaçıncı sırada gelirdi acaba? Öykünün özgünlüğü burada yatıyor. Korku kurgusunun genel hatlarını taşıyor eser: korku nesnesi, belirsizlik, korkunç bir durum içinde mantığı kullanarak zarar görmemeye çalışmak, klostrofobik sıkışmışlık durumunda kalmak ve çıkış yolu aramaya çalışmak vb. Yazarın derinlikli ve sonunu açık etmeyen, belirsiz bir tarzı da var ve ben bu yapıyı severim, bilirsiniz. Aickman kadar değil ama bu belirsizlik. Mesela kuşların neden saldırdığı belirsiz ama doğanın insandan öç almasının metaforu olması kuvvetle muhtemel. Sade yapısı ve o soğuk, fırtınalı, gerilimli atmosferi ayrı bir güzel. Öykü, 2. Dünya Savaşı sonrası yazarın memleketi Cornwall’da, Aralık ayında geçiyor. Olaylar, savaş gazisi bir çiftçi (Nat Hocken) ve ailesinin gözünden aktarılıyor. Kuşların saldırılarından kendi imkânlarınca korunmaya çalışıyorlar. Önce az sayıda ve küçük ama zamanla daha fazla ve büyük kuşlar saldırıyor. Başlarda, çok ciddiye alınmayan durum daha sonra geniş çaplı bir istilaya dönüyor. Savaş ortamında sivil halkın devlet tarafından yeterince korunamaması ve özel alanlarına saldırılması gibi güvenlik endişeleri fikri de akla gelmiyor değil öyküyü okuyunca. “Kuşlar” sade ve direkt bir olay odaklı korku öyküsü ama olayları dehşet verici kılan asıl şey, gündelik hayatımızda aklımıza olumlu şeyler getiren, masum gördüğümüz yaratıkların aniden canavara dönüşmesiyle ortaya çıkan tehlike ve felaket.
Böyle güzel bir öyküden sonra bir bomba daha geliyor. İkinci sıradaki “Monte Verita”, kitaptaki favorim. Kesin filmi de çekilmiştir diye baktım ama göremedim. 74 sayfa uzunluğuyla aslında öyküden ziyade novella (kısa roman veya uzun öykü) diyebiliriz. Gizem ve gerilimin Okült ve mistik atmosferle ve ayrıca dramla, varoluşun soru ve sorunlarıyla yoğrulduğu kusursuz bir güzellik. Hikâye, ölümsüz olduğu söylenen ve yerel toplulukların korktuğu gizemli bir tarikata ev sahipliği yapan izole bir dağdan bahsediyor ve bu dağ, adlarından bir daha haber alınamayan genç kadınları cezbediyor. Olaylar, en yakın arkadaşının (Victor) karısı (Anna) zirveye tırmanmak için çıktığı bir gezi sırasında kaybolan isimsiz bir dağcının bakış açısından anlatılıyor. Birkaç yıla yayılıyor olaylar. Anlatıcı, kendisi de Anna’ya âşıktır. Anlatıcı ve Victor tırmanmaya, dağcılığa tutkulu ama Anna değil. Anna’nın gizemli söylemleri ve hareketleri var; onda farklı bir şeyler var: çok sade yaşam tarzı, yaşamda anlam arayışı gibi derin düşünceleri vs. Ancak sonunda Victor onu keşif gezilerine katılmaya ikna eder; bu gezilerden biri onları ölümsüzlüğün sırrını bulduğu anlaşılan gizli bir topluluğun evi olan gizemli Monte Verita'ya götürür. Anna ortadan kayboluyor ve Victor'un kalbi kırılıyor ama o dünya gerçekten var mı, sırrı nedir? Sürpriz sona yaklaşırken kesinlikle düşündüğümüz şey bu değil ve belki de savaştan kurtulan bir dünyada cennet arayışını anlatan bir hikâye bu. Bu gizemli tarikat mistik ve Okült görüngüler çiziyor ama herkes sonsuz mutlu ve oraya katılan bir daha dünyaya dönmüyor. Peki, bedeli yok mu? Müthiş bir hikâye, çok beğendim. Yapıdaki bir mükemmellikten daha bahsedeyim. Yazarın ustalığının bir kanıtı; ilk 4 sayfa aslında olayların son 4 sayfası. Yani mutlaka hikâyeyi bitirince dönüp ilk 4 sayfayı okuyacaksınız. Aynı zamanda güzel de bir öykü girişi. Hem başta hem sonda bile aynı sayfalar olabilirmiş. Sadece “flashback” değil övdüğüm, okursanız anlayacaksınız. Alternatif sonlara sahip, karar bizim (sizin). Bu belirsizlik beni öldürmüyor, hayır; daha da güzel kılıyor öyküleri.
“Elma Ağacı”, ibretlik bir doğaüstü dönüşümün yer aldığı, yine dramatik alt yapılı gizem, korku… Sevmediği karısının ölümünün ardından onun ruhunun, bahçesindeki eski bir elma ağacında yaşadığından şüphelenen bir adamın eylemlerini konu alıyor. Son derece grotesk. Sonu trajik. Adam, kısa bir süre önce ani bir hastalıktan sonra karısını kaybetmiştir. Onunla 25 yıldır evli ama mutsuzmuş. Çoğu zaman onun davranışlarından rahatsız oluyor ve boğuluyormuş ve bu durum hatta emekli olduğundan beri daha da fazlaymış. Karısının ölümü adamı tüm bunlardan kurtarmış gibi görünüyor ama bir gün bahçede uzun süredir yaşamıyor gibi görünen yaşlı elma ağacının canlanmaya, meyve vermeye başladığını görünce onun karısına benzerliğini fark etmeden duramıyor. Ağaç giderek onu rahatsız etmeye başlıyor. Sanki öfkeli ya da kötü niyetli bir ruha sahipmiş gibi…Burada korkuyu yaratan gerçekten bir nevi reenkarnasyon sağlayan doğaüstü bir dönüşüm mü yoksa kendisiyle ve vicdanıyla yüzleşen adamın zihninin bir oyunu mu? Devamı öyküde.
“Basit Bir Fotoğrafçı” ise gerçekçi bir gerilim. Güzel zaman geçirmek ve ego tatmin etmek uğruna başkasının duygularını görmezden gelerek yapılan eylemlerin doğurduğu felaket sonuçları anlatıyor. Fransa'nın Akdeniz kıyısında tatil yaparken bir fotoğrafçıyla aşk yaşayarak hayatına renk katmaya çalışan, hayatından sıkılmış ve tatminsiz zengin ve evli bir kadının yaşadıklarını okuyoruz. Sürükleyici ve güzel bir öykü yine. Sırlarımız açığa çıkmasın diye neler yapabileceğimizi tahmin edebilir miyiz, kendimizden beklenmeyecek eylemlerde bulunabilir miyiz? Sonra da sırrın açığa çıkacağı korkusunun yerini bu korkunç eylemin faili olarak yakalanacağımız korkusu alır. Okunmalı.
“Son Bir Öpücük” bizi ölümle, mezarlıkla, hayaletle(?) buluşturuyor. Utangaç bir genç adamın sinema salonunda çalışan bir kadına ilgi duyarak onu işten eve takibini ama ev yerine bir mezarlığa götürülmesini anlatıyor. Adam ancak daha sonra onun hakkındaki korkunç gerçeği keşfeder. Sonu şaşırtıcı.
Kitabın en kısa öyküsü (11 sayfa) “İhtiyar” ise bir aileyi izleyen bir göz yapıyor okuyucuyu. Ailede gizemli, korkunç şeyler cereyan ediyor. Babanın, çocuklarından birini öldürdüğünden şüphelenen bir komşunun anlatısını okuyoruz. Finali en açık ve en beklenmedik, duygusal ve belki de yüzümüze bir gülümseme konduran öykü. Şaşırtıcı. Bu fikrin bir benzerini Horace Walpole’un ya da Charles Nodier’in bir öyküsünde okumuştum ama hatırlayamadım şu an.
Modern dönemde gotik edebiyat çatısına da dâhil edilebilecek tarzda yazan, kalemi oldukça edebi bu yazarın harika öykülerini kaçırmayın. Hepsi de birbirinden farklı, kendi içinde güzel. O leziz dili, sürükleyici olay örgüleri takdire şayan. Tüm gerilim, gizem, korku ve hatta dram sevenlere tavsiyemdir.

Yorumlar
Yorum Gönder