KİTAP TANITIMLARIM 260.
“CEHENNEM ATLASI – Cehennemi Sınırından Altı Öykü” (Wounds: Six Stories from the Border of Hell) – Nathan Ballingrud, İthaki Y., 264 s., 1. Baskı, 2021.
İthaki’nin “Karanlık Kitaplık” serisini takip etmeye devam ediyorum. Fakat seri çok fazla genişledi; bildiğimiz, sevdiğimiz, korku türünün klasik isimleri yanında adını hiç duymadığım, hiç okumadığım çağdaş yazarların kitaplarını da bastı. Türün “die-hard” fanı olarak, yeni isimler tanımayı her zaman isterim ama iyiyse. Şimdi bu kitabı okuyunca belki de serideki her kitabı alıp okumamam gerektiği konusunda düşündüm. Aslında hepsini de almadım, bu kitap özellikle arkasındaki açıklamaları ve kapağıyla dikkatimi çekmişti. Hayal kırıklığı oldu. Tabii ki gerekçelendireceğim. Hani artıları ve eksileri terazinin iki kefesine koysak belki dengede durur, hoşlandığım bir şey olmasa da not versek belki 10 üzerinden 5 veririz ama benim teraziye koyduklarım niceliksel olarak eşit olsa da niteliksel olarak farklı oldukları için işin eksi tarafında kalacaktır kitap. Zira her şeyden önce dil gelir. Kitaptan, yazıdan, öykü-romandan bahsediyoruz; öncelikle dil iyi olmalı kanımca. Bu yazar orada sınıfta kalıyor… Berbat bir dil… Neredeyse yazar demek istemiyorum, o derece. Hani sadece fanteziden ibaret olup sanatsal hiçbir yanı olmayan çağdaş vasat filmler nasıl sinema sanatının yozlaşmasının örnekleriyse bu kitap da fantastik edebiyatın (ya da korku edebiyatının) yozlaşmasının öyle bir örneği.
ABD’li yazar, 1970 doğumlu. Doğru çevirisi “Yaralar” olan kitapta alt isminde görüldüğü gibi 6 tane öykü yer alıyor. İlk 4 öykü (Cehennem Atlası, Efsuncu, Kafakovuk, Gırtlak) 20-30 sayfa civarında iken son iki öykü (Görünür Pislik, Kasap Masası) 70-90 sayfa civarında uzun öyküler. Tarz fantastik, gizem, korku diyebilirim ama karanlık fantezi ifadesi iyi karşılıyor tarzı. Bazen masalsı, Ray Bradbury etkisi olabilir. Yer yer “body-horror” etkileri görülüyor. Zaten Clive Barker etkisi de seziyorum, özellikle Cehennem yaratıkları konusunda. Farklı bir evrende geçiyor gibi, karanlık bir diyar fantazyası gibi ama bilindik dünyamızda geçen, bu bütünlüğü bozan bir öykü de var. Sonu bağlansa da… Karşımıza çıkanlara bakalım: Cehennem’den gelen eserlerin yerlerini gösteren bir atlas, efsuncular, hortlaklar, Cehennem’in sınırında gezinen haritacılar, Cehennem’in sınırına yolculuk yapan bir gemi, satanist tarikat, yamyam rahip, leşçil melekler vs. Biraz fazla abartı ve uçuk fanteziler diye düşünülebilir. Ancak, esas sorunlar burada değil; aksine, kitapta iyi bulduğum öğelerden biri doğaüstü meseleler ve yaratıklar. Özellikle Lovecraft’ın kozmik yaratıklarını akla getiren leşçil melekleri sevdim. İş, insan karakterlere geldiğinde ise yazar çuvallıyor. Yahu, çocuğundan gencine ve yaşlısına, erkeğinden kadınına her insan aynı karakterde mi olur! Olaylara tepkileri ve kurdukları cümleler aynı mı olur! Hemen tarif edeyim; “lanet olsun dostum, senin sorunun ne ha?” diye konuşan Amerikan sokak serserisi düşünün, hepsi öyle işte. Üstelik küfürlü konuşuyorlar ve çevirmen de elini korkak alıştırmadığı için, okurken üzerime kusuluyor gibi hissettim. Örneğin; kadın bir karakter, “Onunla sikişmiyorum” diyor. Bakın ben kitaplarda böyle sokak ağzı küfürlerin kullanıldığı gibi yazılmasından nefret ediyorum. Öykü mü okuyorum yoksa o poşetlerde satılan porno dergi fantezilerini mi okuyorum? Mesele cinsel içerik değil, Sade’ın “Sodom” kitabında dahi böyle aleni şekilde yazılmış küfür yoktur. Üstelik öyle tek tük değil, epeyce var bu küfürler. Ayrıca bu karakterler o fantastik ortamlara hiç uymuyorlar, sadece gerçekçi bir öykü var o hariç. Mesela orda bar ortamında falan geçtiği için öykü, karakterler absürt kaçmamış. Yazarın dilinin çok kötü olduğunu söylemiştim; sadece bu karakterizasyon başarısızlığı ve küfürle ilgili değil. Edebi yeteneği zayıf, betimlemeleri ve diğer metni zenginleştirme yöntemleri yok denecek kadar az. Dümdüz yazıyor, “şöyle oldu, böyle oldu vs.”… Dil kötü olunca kitabı zor bitirdim.
Artıları yazayım şimdi de. Yazardaki en büyük artı, hayal gücü. Karanlık fanteziler var, ilginç konular var; bir Cehennem mitolojisi yaratılmış. Öykülerde birbiriyle bağlantı var. Özellikle ilk ve son öyküde, başladığımız yerde bitiriyoruz. Bazı öyküler bu akışı bozsa da bazıları olmasa da olur diye düşünsem de bu bütünlüklü yapıyı artı kefeye koyuyorum. Eğer öykü değil de çizgi roman ya da resim/illüstrasyon olsaydı iyi bir sanatçının elinden, oldukça etkileyici manzaralar ortaya çıkabilirmiş; kitapta öyle yerler var. Kitabın kapağını beğendim mesela, işte o görüntü öykülerde geçen bir manzara: kafaları beton bir bloğun içinde, zincirlerle birbirine bağlı şekilde Cehennem’de dolaşanlar! Cehennem’in yaratıcı tekinsiz tasvirleri ve her öyküde bir şekilde yer alması başarılı. Maalesef, kötü bir dil bu Cehennem vizyonunun türe olumlu katkısını gölgeliyor. Onun dışında, hikâyeler çok mu güzel, çok mu vurucu ve akılda yer edici, o da yok. Belki 1-2 tanesi idare eder. Şimdi öykülerden tek tek bahsedeyim:
DİKKAT! SPOILER BAŞLANGICI!
Kitaba da ismini veren ilk öykü "Cehennem Atlası" aslında son öyküde detaylandırılacak olaylara ve tüm kitaba giriş gibi. Söz konusu gizemli atlasla burada tanışıyoruz. Cehennemdeki insanlara Dünya'da ikinci bir şans vermeyi planlayan bir gangsterle karşılaşıyoruz. Okült bağlantıları olan bir kitapçıyı Cehennem Atlası’nı bulmak üzere zorluyor. Sonunda eserle yüz yüze geldiğinde neler olduğunu görüyoruz. Çarpıcı imgeler kan ve gizem var. Clive Barker tarzı.
"Efsuncu"da metafizik bir patoloğun genç kızı babasını ölü bulur ve ilk kez laboratuvarına girer. Gizli bilgiler, kızının ilkokuldaki zamanlarından kalma parmak boyalarıyla serpiştirilmiştir ve sonunda aşkı anlamayı öğrenen alışılmadık bir kaynağın bakış açısından anlatılır: Anlatıcı, yakın zamanda ölen bir efsuncu tarafından Cehennemin Aşk Değirmenleri'nden çağrılan bir cin. İlk başta şaşırtıcı bir şekilde, cin kendisinden birinci şahıs çoğul olarak bahsediyor, bize merhum büyücünün büyülü atölyesinde hapsedilişini ve ilgisiz kızıyla bir bağ kurma çabalarını anlatıyor. Tuhaf…
"Kafakovuk"ta, genç hortlaklar büyüklerinin kurallarını çiğner… Gulyabanilerin yönettiği bir karnavala ev sahipliği yapan garip bir kasabanın hikâyesi… Ray Bradbury akla geliyor hemen. Onun gibi masalsı bir yanı var. Gulyabaniler ve yaşam döngüleri hakkında ilginç bir bakış açısı sunuluyor, onlar hem insanlaştırılıyor hem de tamamen yabancılaştırılıyor. Hikâyede diğer canavarlar ve çok itici bir mezar tanrısı da var. Bazen eğlenceli, bazen korkunç kısımlar iç içe gibi. Burada yeni gömülmüş insan kafalarıyla top oynayan hortlaklar (kimde kafatası patlarsa oyunu kaybediyor) kısmı iyi fikirmiş, hoşuma gitti. Kitaptan bir öykü seçecek olsam bunu seçerdim.
"Gırtlak", apokaliptik bir ortamda, harap olmuş bir şehrin kül grisi sokaklarında geçiyor. Burası, Cehennem’in sıçrayıp dönüştürdüğü bir şehir, güvenlik için kapatılmış. İblisler sokaklarda yürüyor ve yakaladıkları insanları en korkunç şekillerde sakatlıyor. Ancak insanlar neredeyse her duruma uyum sağlama yeteneğine sahip, hatta bazen bundan kar bile sağlıyorlar. 17 yaşındaki Mix, kayıp insanları veya eşyaları bulmak için şehre gizlice girerek para kazanmakta. Carlos adında yaşlı bir adam tarafından sevgilisini kurtarmak için işe alındığında, ikisi de iblislerin Dünya'daki gerçek amacını keşfederler. . Bu öyküdeki şehrin atmosferi/manzarası ve devasa boylu iblisler etkileyici manzaralar oluşturuyor. Gel gör ki güzel fikirler ve hayal gücü iyi olmayan bir dil ve iyi olmayan bir hikâyeye kurban gidiyor. Başarısız bir distopik deneme gibi bir şey çıkıyor sonuçta ortaya.
"Görünür Pislik" (ne itici bir öykü ismi), altısı arasında en gerçekçi olanı ve filme de çekilmiş (“Wounds”, 2019). İzlemedim, izlemeyi de düşünmüyorum ama öyküyle birebirse vasat bir gizem filminden fazlası değildir (IMDB puanı 4,1). ABD’de bir bardayız, kavga çıkar. Barmen bir telefon bulur kavga sonrası. Telefona gizemli mesajlar gelir. Barmen ayrıca bir arkadaşına gizli âşıktır, onun da erkek arkadaşı vardır falan bir aşk üçgeni de var yani işin içinde. Barmen ve etrafındakiler bir kâbusa sürüklenir. Gizli bir tarikat, kan-dehşet-zulüm var. Diğer öykülerdeki fantastik ortamlar ve birbirleriyle bağlantıların içinde kel alaka bir öykü, yalnızca sonunda bir bağlantı kurulabilir. Sonda çözülen gizem için onca sayfayı okumaya da değmez, sürüklemiyor, merak da oluşturmuyor. Çünkü yazarın etkilemeyeceğine adım gibi emindim ve öyle de oldu.
Son öykü, "Kasap Masası" bizi şeytani bir yolculuğa çıkarıyor. Öyküye adını veren gemi, insanları Cehennem sınırından geçirmek üzere yola çıkıyor. Satanist bir tarikatın üyesi olan Martin Dunwood, Cehennem atlasını satın almak için bir anlaşma yapmak üzere bir grup korsanla tanışır. Ayrıca gizli bir amacı vardır: İşin içinde bir kadın vardır. Yamyam bir rahibin kızı. Bu gemide suçlular, satanistler, yamyamlar falan var. Arka plandaki hikâyeler, sırlar falan derken gemide gerginlik tırmanıyor. Fantastik macerayla gizem-gerilim karışımı ve kitabın üçte biri uzunluğunda bir novella. Dehşetli manzaralar var yine, leşçil melekleri sevdim. Hem gemideki grubun hikâyeleri hem de yolculuk ve sürpriz sonuyla karmaşık bir hikâye. Ayrı olarak da basılmış daha önce. Zaten sanki kitaptaki diğer öyküler esas buna hizmet ediyor gibi. İlk öyküye dönüyoruz zaten burada. Belki de kitap sadece ilk ve son öykü olsa daha tutarlı olacakmış. SPOILER SONU!
Şöyle düşünün: malzemeler lezzetli ama aşçılık kötüyse ortaya çıkan yemek ne kadar iyi olabilir? Eğer 13 yaşımda okusaydım bu uçuk karanlık fantezilerden etkilenebilirdim. Sizin de benim gibi azıcık edebi duyarlığınız varsa, bu kişinin yazar sıfatını hak edecek bir kalemi olmadığını fark edeceksiniz. Hoş, günümüzde böyle birçok kişi var; herkes yazıyor işte artık… Eminim kendisini çok zeki sanıyordur kurduğu gizemler açısından. İnsanların kalitesinin giderek düştüğü bir dünyada her şeyde olduğu gibi korku yazınında da kalitenin düşmüş olduğunu görmek şaşırtıcı değil aslında. Hayal gücü, Cehennem vizyonları ve yaratıkları, dehşetli manzaralar konusunda hakkını teslim ediyorum arkadaşın (adını da unuttum, Natan mı neyse). Bunlar size yeterliyse deneyebilirsiniz ama okunacak onca güzel kitap varken asla önereceğim bir iş değil. Paranız da zamanınız da değerli değil mi?

Yorumlar
Yorum Gönder