KİTAP TANITIMLARIM 255.
“KARAKATİP” (Grimscribe) – Thomas Ligotti, Can Y., 268 s., 1. Baskı, 2024.
1953 doğumlu ABD’li Ligotti, tekinsiz kurmacanın çağdaş kalemlerinden. Daha önce yazarın ilk öykü derlemesi “Hayalperest ÖlününŞarkıları” adlı kitabı tanıtmıştım. Bu da ikinci öykü derlemesi kitabı ve tarz aynı. Dilimize çevrilen de ikinci kitabı ayrıca. 2024 yılında ülkemizde yayımlandı ama 1991 yılında yazılmış. İlk kitabında yazar hakkında edindiğim fikirler değişmedi, pekişti. Açıklayalım.
Diğer kitaptaki gibi, belli başlıklar altında gruplandırılan (bazısı tek) kısa ve uzun öykülerden oluşmakta kitap. Toplam 13 öykü var. İçerik şöyle:
Giriş; LANETLİLERİN SESİ: Soytarının Son Bayramı
H.P. LOVECRAFT’IN ANISINA: Çekmecedeki Gözlük, Boşluğun Çiçekleri, Nethescurial İBLİSİN SESİ: Nortown’da Görülen Düşler, Muelenburg’ün Mistikleri, Başka Bir Âlemin Gölgesinde, Kozalar
DÜŞ GÖRENİN SESİ: Gece Okulu, Büyü
ÇOCUĞUN SESİ: Bizans Kütüphanesi, Miss Plarr
ADIMIZIN SESİ: Dünyanın Dibindeki Gölge
Tarzı korku altına alabiliriz ama ben şöyle bir tarif yapmak istiyorum: gotik korkudan biraz beslenen, içine karamsar ve gizemli bir felsefe yedirilmeye çalışılan, ezoterizmi seven, gerilimli tuhaf/tekinsiz kurgu… Kitaba adını veren ve Giriş bölümünde sunumu gerçekleştiren gizemli doğaüstü varlık fikrini sevdim, bana “Tales From the Tales” ya da “Creepshow” gibi serileri hatırlattı. Öykülerin istisnasız tamamı birinci şahıstan aktarılıyor ve belki de bu kişi “Karakatip” ama kimlikler farklı farklı. Yazarı övsem mi yersem mi tam karar veremiyorum, öyle bir kalemi var. Bölümlerden birisinin isminde gördüğünüz gibi, yazarı genelde Lovecraft ve Poe, hatta E.T.A. Hoffmann ve Nathaniel Hawthorne gibi üstatlara benzetiyorlar. Bunlardan etkilendiği, bazı yapıları aldığı kesin. Ancak, onların şaşaası ve kalitesi kadar değil. Kötücül evren, evren(ler) ya da doğaüstü gizemler, okült, insanı dehşete düşüren tekinsiz terör var mı var. Çağdaş bir korku yazarına göre dili de kaliteli. Ama eksik bir şeyler var. Bir kere Poe’daki sanatsallık, romantizm, hezeyan/delilik yok. Lovecraft’taki okuyucuya sirayet eden dehşet, Ligotti’de sayfaların içinden çıkmakta zorlanıyor, karakterlere sirayet etmekle yetiniyor. Yine Lovecraft’ın surata yumruk misali finallerinden eser yok, çoğu öykünün özellikle finallerini beğenmedim. Lovecraft’ın tüm fazlalıklarından arındırılmış, öyküde olmazsa olmaz her bir harf yapısı da var diyemem. Bazı yerler uzatılmış. Hoffmann’daki sembolizme, atmosfere hiç girmiyorum. Gizem ve tuhaflık konusunda Hawthorne ve belki Robert Aickman’a benziyor. Burada da Hawthorne’un duygulara etkileyiciliği ve Aickman’ın gerim gerim gerilimi kadarı yok. Bir de nedense öykülerdeki anlatıcı sanki sadece olayları gözlemleyip bize aktarma işlevi görüyor. Tanık olduğu dehşeti yazıyor ama hiçbir şeyi değiştirme iradesi yok gibi, etki etmiyor olaylara. Bunları üst üste koyduğumda şu sonuca varıyorum: Ligotti; türün iyi bir okuyucusu, birçok yapıyı almış ama biçimsel olarak benzediği yazarlara ruh olarak çok yaklaşamamış. Yaratıcılıkla ilgili bir durum bu bence. Aslında detaylarda boğulup büyük resmi de kaçırmamak lazım, temel sorun şu: öyküler (birkaçı dışında) çok iyi değil. Fikirler ve yapı iyi olabilir de etkilendiğim, aklımda kalan öyküleri pek yok yazarın. Kitabı kapattığımda öyküler de kapanıyor. İyi bir öykü kitap kapandığında bitmez, zihnimde yaşamaya devam eder. Elbette yiğidi öldürüp hakkını yemeyelim. Tekinsizlik, gizem, dil güzel. Ölüm ve çürüme algılarını bilinçli ve başarılı bir şekilde soyut düzeye yükseltmesi başarılı. Karakatip’ in bir görme biçimi, ruhun karanlık yerleri ile basılı sayfa arasında bir bağlantı oluşturması iyi fikir. Kitap; karanlık, çürüme, ölüm ve bilinmezliğin dehşeti temalarının ince varyasyonları olan bir koleksiyon oluşturması açısından türün fanlarının ilgi göstermesine değer. Bazı öyküler de ayrıca dikkate değer. Yazarın, açıkça tanımlamayı tercih etmeyeceği bir şeyi ima ederek bir dehşet imgesi yarattığı zamanlar iyi. Bu arada kapak tasarımını da beğendim.
Hikayelerin olay örgüsü sade ve anekdot olma eğiliminde. Kitap, daha iyi başlıyor, sonra düşüyor/sıkmaya başlıyor ama sonlarda biraz daha iyi yine. Şimdi, bu genel değerlendirmelerden sonra dikkatimi çeken birkaç öyküden kısaca bahsedeyim. Hepsini tek tek anlatmayacağım.
DİKKAT! SPOILER BAŞLANGICI!
Girişteki en uzun öykü (56 sayfa, diğerleri genelde 10-20 sayfa) “Soytarının Son Bayramı”, bir kasabada düzenlenen festivalin arkasındaki gizemli okült tarikatın keşfini anlatıyor. Yapısı ve ilerleyişi biraz Lovecraft’ın “Innsmouth Üzerindeki Gölge” öyküsünü, biraz da Ray Bradbury tarzını andırıyor.
"Boşluğun Çiçekleri”de anlatıcımız, garip bir bahçeye sahip bir adamla konuşmak üzere elçi olarak gönderilir. Eko gotik, karanlık, gizemli, habis, belirsiz, atmosferi güçlü bir öykü. Kozmik meseleler ve gizemli bitkiler yine Lovecraft etkisi gibi. Buna benzer yapıların olduğu diğer bir öykü olan "Nethescurial”de ise anlatıcı, Kafkavari bir kütüphanecinin kâbusunda sıkışmıştır.
“Büyü”: Gece geç saatlerde yürüyüşe çıkma ve sinema salonlarına gitme alışkanlığı olan anlatıcı, daha önce hiç gitmediği bir bölgeye doğru yürüyüşe çıkar ve tuhaf bir sinema/tiyatro binasına dalarak burada yaşadıklarını aktarır. İmgeleri, simgeleri, görselliği en iyi öykü buydu sanırım. Burada Hoffmann ve Poe estetizmi/renkleri ve diğer bahsettiğim yapılarla birlikte body-horror’a da el atılmış.
"Bizans Kütüphanesi": Bir rahibin bir çocuğa verdiği gizemli dua kitabında üzerinde birkaç şeytanın mührünün bulunduğu kitabın bir sayfasının yanlışlıkla koparılmasıyla başlayan habis olaylar…
"Miss Plarr": Çok tuhaf, gizemli ve bazen ürpertici olmayı başarabilen bir öykü. Öyküye adını veren genç kadın bir çocuğa bakıcı ve daha sonra da öğretmen olarak işe alınır. Bayan Plarr’ın, gizemli kozmik çizimlere özel bir ilgisi var. Çocuğa bazı garip, karanlık şeyler öğretmeye başlar, ancak ne olduğu belirgin değil. Sonra bir gün çocuğa duyduğu ürkütücü sesleri duyup duymadığını sorar, kendi deyimiyle "havayı sokan" şeyler. Çocuk duymaz, ancak Bayan Plarr'ın duyduğu veya duyduğunu sandığı seslerden giderek daha fazla delirdiği anlaşılır. İkisi de bir süre hastalandıktan sonra, alışverişe gitmek için sisli bir günde evden çıkarlar. Bayan Plarr kaybolur, belki de sesleri çıkaran şey tarafından bir tür hava âlemine götürülmüştür. Çok ilginç, tekinsiz…
Dünyanın Dibindeki Gölge: Taşrada geçen tek öykü; gizemli bir kara kütleyle karşılaşan küçük bir köyün sakinlerine odaklanıyor. Bu kütle göründükten kısa bir süre sonra, böcekleri anımsatan tuhaf vızıltı sesleri havayı doldurmaya başlıyor, hava doğal olmayan bir şekilde ısınıyor ve bitki örtüsü tuhaf, dünya dışı renkler sergilemeye başlıyor. Korkuluk da dâhil olmak üzere çeşitli cansız nesneler canlanıp kendiliğinden hareket ediyor gibi görünüyor ve hatta insanlar bile onun kötücül etkisi altına girmeye başlıyor. Diğer köylüler korkuluğu parçaladıklarında, toprağa gömülü uzun bir arka sırımla bağlı kararmış bir iskelet buluyorlar. Elbette kazıyorlar ve dipsiz bir çukur gibi görünen bir şeyi açığa çıkarıyorlar. Buraya giren birisine muhtemelen habis bir entite musallat oluyor ve döndüğünde kurbanlar talep ediyor. Bu kişi, bir katliama öncülük etmek yerine kendini öldürüyor ve cesedi çukura atılıyor. Yine tuhaf, tekinsiz, belirsiz ama kitabın dikkate değer öykülerinden. Lovecraft’ın “Uzaydan Gelen Renk” öyküsüne inanılmaz benziyor, benzer olay örgüsü, tekinsizlik ve gizem. Taşrada geçmesi özellikle Robert E. Howard’ı da aklıma getirmedi değil. Hoffmann tekinsizliğini de ekleyeyim. SPOILER SONU!
Korku/gerilim-gizem seven okuyucular için Ligotti’yi en öncelikli okunması gereken bir yazar olarak önermiyorum. Fakat türün pek çok yazarını/kitabını okumuş olup da Ligotti’yi okumamış, yeni isimler keşfetmek isteyenler için tercih edilebilir. Belki her öyküsü değil ama benim için en iyiler olan şunları sizin de seveceğinizi düşünüyorum: “Büyü”, “Miss Plarr”, “Dünyanın Dibindeki Gölge”…Belki siz daha fazlasını da seveceksiniz. Ben ise şöyle diyorum: “Sıradaki…”

Yorumlar
Yorum Gönder