“HAREKET İBLİSİ” (Demon Ruchu) – Stefan Grabinski, İthaki Y., 209 s., 1. Baskı, 2019.
Yeni bir yazarla daha tanışmış ve tanıştığıma memnun olmuş bulunmaktayım. Polonya’nın Poe’su ya da Lovecraft’ı olarak anılan Grabinski’nin (1887-1936) en bilindik eseriymiş bu kitap. 1919’da yazılmış. 13 kısa öykü barındırıyor ve hepsi trenlerde ya da tren istasyonlarında geçiyor. Trenlerle ilgili yazılabilecek ne varsa yazmış sanki yazar. Gizem-gerilim ve dram ağırlıklı, bunlara korkuyu da ekleyelim. Yazarın ilgi duyduğu parapsikoloji, doğu mistisizmi, büyü, felsefe gibi konular da az miktarda yer yer serpiştirilmiş durumda öykülere. Bunların yanında özellikle belirtmem gerekir ki hem realist bir üslup hem de şiirsel anlatım görüyoruz yer yer. İnsan psikolojisi ve gerçeklik, aslına uygun olarak özellikle dramatik öykülerde aktarılıyor. Dili zenginleştiren anlatım yeteneği, betimlemeler de metni kaliteleştiriyor. Bazı yerlerde üst seviyede leziz yapıyor bu işi hatta dünya klasikleri tadında yazıyor ve beni şaşırtıyor (tanıtımın sonundaki alıntıya bakınız, adam resmen tren yolculuğunun şiirini yazmış). Her yerde bu kadar beceremese de yine de iyi bir iş ortaya çıkmış. Ağır, ağdalı değil, sade ve duygusal bir dille yapıyor bunu. Bu arada Lovecraft’a bir benzerlik olduğunu düşünmüyorum, Poe’ya da çok az benzetebiliriz. Belki yer yer kullandığı şairane dil ve bilimden, felsefeden alıntılar yapması benziyor diyebilirim, bunun dışında çok benzetmedim. Ha, bu yazarlardan etkilenmiş olabilir (hangi tekinsiz kurmaca yazanlar bu meşhur iki isimden etkilenmemiştir ki zaten) ama farklı ülkelerin yazarlarını sürekli bunlara benzetme meselesi de baydı beni açıkçası. Polonya’nın Poe’su neden olsun, adamın kendi tarzı var gayet; Polonya’nın Grabinski’si neden olmuyor? Satış stratejisi de olabilir tabii bu benzetmeler, korku kitaplarının arkasında Stephen King’in o kitabı ya da yazarı öven bir cümlesinin yer alması klişesi gibi (o da baydı beni). Neyse, birçok iyi yazar gibi yaşarken değeri bilinememiş ve sefalet içinde veremden ölmüş Grabinski’nin etkilediği yazarlar arasında da Ligotti, Robert Bloch, Stanislaw Lem gibi isimler bulunuyormuş. Şimdi kitabı açalım biraz daha.
Ben Eskişehirliyim. Trenlerin yollarının kesiştiği şehirdir; çocukluğumda bu kadar fazla hat, hızlı trenler falan yoktu tabii. Çok fazla tren yolculuğu yaptım, kompartımanlı eski trenler dâhil. Dolayısıyla korku, gizem anlatısı bir yana, kitapta özellikle tren yolculuklarının o realist ve şiirsel-duygusal anlatımını çok sevdim. Dramatik olan öyküleri ayrı hissettim. Bu anlamda öyküler etkileyici. Korku gözüyle ise bazıları daha iyi, bazıları fena değil diyebilirim. 13 öykü aynı şekilde olunca bazıları birbirine benzemiş, birkaç tanesi olmasa da olurmuş. Kapak tasarımı da güzel, bir öyküdeki bir sahne zaten. Yazar, kendisi de epey tren yolculuğu yapmış bu arada. Öykülerin 1919’da yazıldığını tekrar hatırlatayım; şimdiki gibi elektrikli trenler falan yok, kömür kazanlı buharlı trenler. Öykülerin ana karakteri bazen makinist, bazen yolcu(lar), bazen kondüktör, bazen diğer görevliler, bazen trenin kendisi. Sürekli ortalıkta gezinen hayaletler cümbüşü gibi bir şey sanmayın. Genellikle ucu açık gizemler-açıklanamayan olaylar, gizemli sinyaller-mesajlar, tuhaf istasyonlar, çıkmaz sokak rayları, farklı boyutlar-kaybolan trenler, başıboş trenler, delilik-hezeyan, bolca ölüm ve kaza-felaket var. Bazen de başıboş bir yolcunun varoluşsal sancılarına eşlik ediyoruz. Eski dostumuz İblis de kitaba adını veren öyküde karşımızda. Karakterler mesleklerini bir tür misyon, ritüel veya kült olarak ele alıyor. Bu karakterler, alışılmadık psikolojik dürtülerle motive olan, kasıtlı olarak dışlanmış, marjinal figürler olarak çiziliyor. Hareketle ilgili ilginç fikirler var, hatta ana temalardan birisi hareket. Diğer temalar arasında görebildiklerim; evrende insanın bilmediği düzenler-gizemler olduğu, ölüm sonrasının varlığı, insan ruhunun karmaşıklığı, obsesyon-delilik, yalnızlık ve dışlanmışlık, varoluş sancıları, yolculuk romantizmi, zaman, bilinçaltı, geçmişin hayaletleri. Trenlerin içinde ve dışarıda olanlar arasında yoğun bir bağlantı var ve bu, önerilerinin kapsamına hiçbir sınır koymayan bir anlatıcı tarafından büyük bir etkililik ve büyüleyici bir güçle anlatılıyor. Kozmik gizemlerle, mistisizmle, metafizikle bağlantılar var. Öyküler, bir bütünün parçaları gibi aslında. Birbirleriyle direkt bağlantılı olmasa da öyle hissediliyor. Yazarın ortam, çevre betimlemeleri harika. Okuyucuya hissettiriyor her detayı. Yalnız (illa olumsuz bir-iki şey yazacağım ya), bazen tekrarlar fazla ve mekânlar (trenler veya istasyonlar) aynı olduğu için sıkabiliyor. Bir de betimleme ve öykülemedeki başarısını yazar diyaloglarda bazen gösteremiyor.
Çevirmenin önsözüyle açılan kitapta ardından gelen öykü listesi şöyle: “Sağır Boşluk (Demiryolu Baladı)”, “Ucube”, “Kompartımanda”, “Edebi Yolcu (Humoresk)”, “Sahte Alarm”, “Hareket İblisi”, “Makinist Grot”, “Sinyaller”, “Tuhaf İstasyon (Gelecek Fantazisi)”, “Çılgın Tren (Demiryolu Efsanesi)”, “Kör Yol”, “Ultima Thule”, “Szatera’nın Engramları”.
DİKKAT! SPOILER BAŞLANGICI!
İlk öyküde, sağır boşluk adlı kullanılmayan boş, yakında yıkılacak bir istasyona karşılıksız bekçilik görevini ısrarla alan eski bir kondüktörün nostaljik takıntılarını, sanrıları (ya da gerçekten geçmişten gelen hayalet tren ve arkadaşları) ve trajik sonunu okuyoruz. Dramatik yönü güçlü bir açılış. “Ucube” öyküsünde 5-10 yılda bir içinde göründüğü trenlerin kaza yaptığı bilinen bir ucube, bir kondüktör tarafından görev yaptığı trende tekrar görünür ve okuyun bakın neler olur. “Kompartımanda” ve “Edebi Yolcu”, herhangi bir doğaüstü olay ya da gizemin olmadığı realist ve dramatik öyküler. İlkinde erkek bir yolcu, birlikte yolculuk yaptıkları bir kompartımanda tanıştığı bir adamın eşiyle yolculuğun sonunda sevgili olarak ve adamı terk ederek ayrılır. İkincisinde sadece yolculuk yapmak için bilinmezce oradan oraya savrulan bir yolcunun varoluşsal buhranına, derin psikolojisine dalarız. “Sahte Alarm”, kimden geldiği belli olmayan yanlış alarmın neden olduğu faciayı anlatır. “Hareket İblisi”, hareketin evrendeki anlamına dair tren yolculuğu temelinde bir değerlendirmeyi şeytani katkıyla ele alır. “Makinist Grot” çılgın bir makinisttir ve bir faciaya yol açar. “Sinyaller”, belli bir şifreyle girildiğinde bir treni görünmez kılar ve bu sinyaller tersten girildiğinde tren tekrar görünür. “Tuhaf İstasyon”, kitaptaki en felsefi ve mistik öyküdür; ayrıca gelecekte geçen tek öyküdür. 2345 yılında bir tren yolculuğunda bilim insanları, filozoflar gibi bir grup insanın arasındaki diyaloglarla yoğrulmuştur; Hint felsefesi tarafını tutar gibidir. Gizemli sonu ve mistik mesajları var. ”Çılgın Tren”, arada bir farklı yerlerde görülen ve nereden gelip nereye gittiği belli olmayan bir trenle ilgilidir. “Kör Yol”, çıkmaz bir tren rayı yolunda yapılan gizemli kazayla ilgili. Yunan mitolojisine gönderme yapan “Ultima Thule”, ölümünü önceden bilen ve ölümden sonrası olduğuna dair arkadaşına dünyaya duyurması için bir kanıt bırakan istasyon çalışanını anlatır. Son öyküde ise ilk öyküdeki gibi melankoli, yalnızlık ve geçmişe duyulan özlem temalarına dönüyoruz. Hikâye, tren istasyonu müdürü Ludwik Szatera’nın geçmişe duyduğu özlem ve zamanla kurduğu melankolik bağ üzerinden ilerliyor. Szatera, her akşam, artık var olmayan bir istasyonuna yürüyüş yapar. Burada geçirdiği eski günleri hatırlar. Bir gün, istasyonun yerinde hayali sinyal ışıkları görür. Bu ışıklar her akşam tekrar eder ve Szatera, istasyonun yeniden canlanacağına dair bir umut besler. Ancak bir gün ışıklar artık görünmez olur. Szatera büyük bir hayal kırıklığı yaşar ve ertesi gün istasyonda trajik bir olay meydana gelir. SPOILER SONU!
Normalde önce hangi tarzı seviyorsanız ona göre öneri yaparım ama bu kitabı edebi tarzdan ziyade öncelikle tren yolculuklarını sevenlere öneriyorum. Yolculuk atmosferini iyi yaşayacaksınız. Ancak dikkat edin, buradaki trenler mistik ve metafizik güçlerle donatılmış. Bu trenler sadece ulaşım araçları değil, adeta canlı varlıklar gibiler. Karakterlerle birlikte hareketin cazibesine kapılacak ve belki sizler de deliliğe sürükleneceksiniz (şaka şaka, bir şey olmaz). Modernleşme ve teknolojinin karanlık yüzünün insan ruhunun derinlikleriyle harmanlandığı bu öyküleri içeren kitabı tür olarak gizem ve mistisizm sevenler başta olmak üzere atmosferik korku-gerilim ve psikolojik gerilim sevenlere de öneririm. Korkunç olayların, yaratıkların falan cirit atmadığının tekrar altını çizeyim. Favorilerim: “Tuhaf İstasyon”, “Hareket İblisi” ve Edebi Yolcu”…
SEÇTİĞİM ALINTI:
“Geç bir saatti, gece yarısı, kapalı, yağmurlu bir hava. Çiseleyen yağmurun ıslak kamçıları, iyice aydınlatılmış camları kamçılıyor ve camın üzerinde dağılıp damlaların gözyaşı tespihine karışıyordu. Yağmura batmış vagon gövdeleri yol kenarı lambalarının ışığı altında sanki ıslak zırhlar gibi parıldayarak, borularından dışarıya şakırdayan sular kusuyorlardı. Siyah gövdelerinden boşluğa tekerlerin, çarpıp duran çamurlukların, acımasızca ezilen rayların uğultusuna karışan bir boğuk homurtu yayılıyordu. Kendini koşusuna kaptırmış vagon zinciri, gecenin karanlığında uyutucu yankılar uyandırmakta, donmuş sesleri ormanlar boyunca çekip götürmekte, tatlı tatlı kestiren gölcükleri uyandırmaktaydı. Bazı ağır, uykulu göz kapakları kalkıyor, bazı gözler korkuyla koca koca açılıyor ve bir anlık korku içerisinde öylece kalıyorlardı. Tren ise bir rüzgâr fırtınası ortasında, yaprakların bahar dansında yoluna devam ediyordu; ardında sarsılan hava girdaplarının, arkalarda tembel tembel havaya asılan dumanların, isin ve kurumun uzayıp giden rulosunu sürükleyerek, kıvılcımların ve kömür parçalarının kanlı hatırasını dışına atarak soluksuz ilerliyordu, doludizgin…”

Yorumlar
Yorum Gönder