KİTAP TANITIMLARIM 236.

“TEKİNSİZ ÖYKÜLER” (Tales of Unease) – Arthur Conan Doyle, İthaki Y., 246 s., 2. Baskı, 2020.

 

Meşhur Sherlock Holmes’un yaratıcısı İngiliz Doyle’dan (1859-1930) korku, gizem-gerilim tarzında 15 kısa öykünün bir araya geldiği kitap, İthaki’nin “Karanlık Kitaplık” serisinden 25 numarayla basılmış. Genelde 1. baskı takıntım vardır ama bu kitabın 2. baskısına ancak yetişmişim.  Doyle’un zekâsı ve kaleminin kalitesi öykülere yansımış durumda. Önce, kitaptaki sırayla bir öykü listesini verelim: “Tot’un Yüzüğü”, “Kara Şatonun Kontu”, “Yeni Yeraltı Mezarı”, “Leydi Sannox Vakası”, “Brezilya Kedisi”, “Esmer El”, “Yükseklerdeki Dehşet”, “Blue John Mağarası Dehşeti”, “Kutup Yıldızı’nın Kaptanı”, “Nasıl Oldu”, “Ateşle Oynamak”, “Meşin Huni”, “249 Numaralı Parça”, “Los Amigos Fiyaskos”, “Kâbus Odası”.

Ruhlar-hayaletler (“Nasıl Oldu”, “Ateşle Oynamak”, “Kutup Yıldızı’nın Kaptanı”), mumyalar (“Tot’un Yüzüğü”, “249 Numaralı Parça”), yaratıklar veya kozmik varlıkların (“Yükseklerdeki Dehşet”, “Blue John Mağarası Dehşeti”) yer aldığı doğaüstü korku öyküleri yanında gerçek hayvan (“Brezilya Kedisi”) ve insanların yarattığı dehşet-korkuya odaklanan (“Yeni Yeraltı Mezarı”, “Leydi Sannox Vakası”) öyküler de var. Gerçekçi öykülerde karakterler genellikle zekice oyunlar oynayarak kurbanlarını zor ya da dehşet verici durumlara düşürüyorlar. Bundaki amaç da genellikle intikam, kötülüğü cezalandırmak, bir nevi karmaya hizmet etmek gibi kişisel meseleler ve etik açıdan değerlendirilebilir. Doğaüstü korkularda, Lovecraft öykülerinde sık karşılaştığımız, olayları direkt yaşayan ve insanların kendisine inanmasının çok zor olduğunu bilmesine rağmen bunları aktaran birinci anlatıcı da çıkıyor karşımıza. Birkaç öyküde şaşmaz bir sadizm damarı var ve Doyle'un paleontoloji, Mısır bilimi, okültizm ve maneviyat gibi ilgi alanları sergileniyor. Yazarın zekâsı ve mantık açısından dikkatli, özenli olay örgüsü kurgulaması ile birlikte güçlü karakterizasyon ve gerçekçi diyaloglar, öykülerin artıları. Ancak, fazla detaylı karakter betimlemeleri, hayat hikâyeleri gibi fazlalık oluşturan yapılar ve yer isimleri gibi yabancı kelimelerin yoğunluğu bazen öyküleri boğuyor; okuma ritmini yavaşlatıyor. Bu yapılar, romana daha uygun; kısa öyküye değil. Öyküler, İngilizlerde alışkın olduğumuz ciddi tonda yazılmış ama 1-2 tanesinde beklenmedik mizahi durumlar da karşımıza çıkıyor. Bu genel değerlendirmelerden sonra kısaca öykülerden bahsedelim tek tek.

DİKKAT! SPOILER BAŞLANGICI!

“Tot’un Yüzüğü”:  Louvre Müzesi'ndeki antik bir mumyanın sırlarını keşfeden bir Mısır bilimci, kendisini binlerce yıldır bir yüzüğü arayarak yaşamış gizemli bir adamla karşı karşıya buluyor. Aşk ve ölümsüzlük teması var. Korku açısından orta karar diyebilirim fakat sonraki asırda özellikle korku sinemasında sıkça karşılaşacağımız mumya temelli senaryoların öncül örneklerinden olsa gerek.

“Kara Şatonun Kontu”: Öykünün ismi ve gidişatından yola çıkarak bir vampirle karşılaşmayı bekliyordum ama karşıma gerçekçi bir hikâye çıktı. Fransa'nın işgali sırasında, Alman askerlerinin art arda öldürülmesinden bıkan bir Albay, aldığı bir ipucu üzerine harekete geçer ve şüpheli bir Fransız Kontu bulması için bir subayı ve yirmi kişilik bir birliği Kara Şato’ya gönderir. Alman subay, daha sonra kendisini kayıp oğlunun intikamını almak isteyen zalim ve kurnaz bir adamla karşı karşıya buluyor. Sadist bir şiddet ve savaş, intikam teması var.

“Yeni Yeraltı Mezarı”: Arkadaşıyla en derin sırrını paylaşırken kendisini eski bir yer altı mezarını keşfetme macerasının içinde bulan bir adama odaklanıyor. Ancak daha sonra bunun belki de en büyük hatası olduğunu fark etmek, korkunç bir gerçekle yüz yüze gelmesine neden olacaktır. Yine bir intikam hikâyesi. Hem yazar hem de intikam alan karakter zekice tasarlıyor… İntikam alınan mekânın bir yeraltı mezarı sistemi olması dehşeti perçinliyor. Başları biraz fazla uzatılmış fakat son, nakavt.

“Leydi Sannox Vakası”: Söz konusu Leydi ile skandal bir aşka düşen ünlü bir cerrahın hikâyesini anlatıyor. Ancak bir gün onunla randevusuna hazırlanırken, bilinmeyen bir nedenden dolayı ölümün eşiğinde olan karısını görmeye gelmesini isteyen gizemli bir adamla (bir Türk!) karşılaşıyor ve yüklü miktar paraya hayır diyemediği için Türk’ün peşinden giderek korkunç bir oyuna geldiğini anlıyor. Bu da, kurbanlar üzerinde kalıcı etkileri hayal edilemeyecek kadar yıkıcı olan, korkunç ve şok edici bir intikam hikâyesi olduğu için önceki hikâyeyle güzel bir şekilde eşleşiyor. Bu öyküde belirtmek istediğim bir durum ise yine karşıma ırkçılık açısından değerlendirilebilecek bölümlerin çıkması. O dönem bir Türk’ün nasıl tanımlandığını milliyetçilerimiz sinirleri bozularak okuyabilir. İzmir’den gelmiş bir de ama o dönemki ortalama bir Osmanlı erkeği belki de böyleydi… Detaya girmiyorum. Merak eden okur.

“Brezilya Kedisi”: İlginç bir öykü. Brezilya'dan dönen maceraperest kuzeni evine davet ettiğinde kendisini onun kurnaz planlarıyla yüz yüze getirecek ve onu pekâlâ ölüme götürebilecek sıra dışı bir yaratıkla tuhaf bir yerde bulan bir adamı anlatıyor. Yine zekice kurgulanmış bir oyun var yani. İyi bir durum gerilimi yaratılmış ve aynı zamanda son derece yıkıcı bir final var. Yine “edenin bulduğu” bir hak durumu görüyoruz.

“Esmer El”: Kahramanımız, ünlü bir Hintli cerrah olan amcasıyla tanışmak için beklenmedik bir davet alır, ancak daha sonra evinde kesilmiş elini arayan garip bir adamın olduğunu keşfeder. Doğaüstü ve egzotik gizem-korku. Mauppasant’ın da buna benzer bir öyküsü vardı.

“Yükseklerdeki Dehşet”: Lovecraftvari bir yanı var. Keşfedilen bir nota odaklanıyor ve bir pilotun bir daha hiçbir insanın ulaşamadığı bir yüksekliğe çıkmasındaki uçuş maceralarını anlatıyor. Gökyüzünde yaşayan yaratıklar fikri ilginç. Kozmik korkuya göz kırpıyor. Bu öyküyü sevdim. Kurgusu, ipucu vermesi, ilerleyişi sürükleyici. Ayrıca güzel teknik detaylar ve dedektiflik yapıları var. 

“Blue John Mağarası Dehşeti”: Bir öncekiyle benzer tarzda.  Burada, Britanya'nın Midlands bölgesinde olduğu söylenen bir mağarada yaşayan yeraltı canavarının hikâyesiyle karşı karşıyayız. Derin, giderek artan gerilim bölümleriyle dolu atmosferik bir hikâye.

“Kutup Yıldızı’nın Kaptanı”: Kitaptaki favorim. Yine benzer tarzda kurgulanmış bu hikâyede, Kutup Yıldızı adlı balina avcısı bir gemideki olayları bir seyahat günlüğü aracılığıyla takip ediyoruz. Geminin sıra dışı kaptanının odağında bir gizem öyküsü. Gemi, buz sahalarıyla kuşatılırken kaptanın davranışları giderek dengesizleşiyor ve ara sıra ölüm arzusu olabileceğine dair ipuçları veriliyor. Açık denizde olmasına rağmen bu, tüm hikâyeye yeni bir ışık tutan bir dipnot içeren klostrofobik bir hayalet hikâyesi. Soğuk ve uğursuz atmosferi çok başarılı.

“Nasıl oldu”: Kitabın bu en kısa öyküsünde (4 sayfa), geçirdiği bir kazanın ardından kaza mahallinde uzun zaman önce ölmüş olan eski arkadaşıyla karşılaştığında acı bir gerçekle yüzleşen bir adamı görüyoruz. Günümüzde klişe bir hayalet sahnesi. Hikâye öbür dünyaya inananlar için bir teselli olacağından Doyle'un maneviyata olan ilgisi burada sergileniyor ve hatalarımızın sonuçlarıyla ilgili bir ironi de içeriyor.

“Ateşle oynamak”: Hayaletlerden devam ediyoruz. Bu öykü de, Okült tutkusu olan bir grubun sıra dışı bir ruhla karşı karşıya gelmesine neden olan olayları anlatıyor. Yine maneviyat ve gizem var.

“Meşin Huni”: Nadir eşyalar toplayan bir koleksiyoncu ile tanışan kahramanımız, ona en korkunç rüyalara neden olan gizemli bir meşin huniyi keşfeder. Rüya temalı bir korku-gerilim.

“249 Numaralı Parça”: Kitaptaki ikinci favorim. Bir mumya hikâyesi. Kötü mizaçlı ve itici bir Oxford öğrencisi bir müzayedede Mısır’dan gelen devasa bir mumya sandığı satın alıyor. Ve bir komşu onun odasından gelen garip sesler duyduğunda ve çevresindeki insanlar ölmeye başladığında şüpheler yoğunlaşıyor. Yine edenin bulduğu bir yapısı var, güzel bir korku kurgusu. Biraz kadim tarihin atmosferi, büyülü sözler ve cinayetler okumak keyifliydi. Bir de şöyle ilginç bir durum yaşadım. Hemen her akşam bir korku filmi izleriz eşimle. Bu kitabı bitirmemden birkaç gün sonrasıydı, 1990 yapımı “Tales From the Dark Side: The Movie” adlı filmi izliyorduk. Farklı kısa birkaç bölümden oluşan filmlerden birisiydi ve işte o bölümlerden birisi bu öyküden uyarlamaydı (“Lot 249”). Güzel uyarlanmış.

“Los Amigos Fiyaskos”: Los Amigos kasabasında, azılı bir suçlu için elektrik dinamolarının tüm gücünü kullanarak en hızlı ve en ölümcül şekilde bir idam gerçekleştirmeye karar verilir. Sonuç, düşündükleri gibi olmaz. Bilim kurguya da göz kırpan biraz da mizahi bir öykü. Bu öykünün isminden irrite oluyorum nedense fakat içerikteki bilimsel fikir ilginç.

“Kâbus Odası”: Kitabın bu son öyküsü, bir durum gerilimi. Bir odada 3 kişi, aşk üçgeni. Ortaya çıkan sırlar ve yüzleşmelerle gerilim tırmanırken odada bir dördüncü kişi daha olduğu ve finalde de onun kim olduğu ortaya çıkıyor. Öykü epey sürükleyici ilerleyen bir gerilim öyküsüyken finalde asla beklemediğim ters köşe bir sürprizle karşılaşıp gülümseyerek kitabı sona erdirdim.

SPOILER SONU!

Türün sevenleri için, kaliteli bir yazardan dikkate değer öyküler. Belki Doyle, en iyi korku yazarları arasında ilk akla gelecek bir isim değil, belki bu tarzdaki öykülerinden ziyade polisiye gibi diğer işlerde daha başarılı ve belki de bu öykülerin hepsi çok iyi korku öyküleri değil ama türün fanlarının ilk sıralarda olmasa da okumak isteyeceği bir koleksiyon. En azından öykülerin bir kısmı… Üçte ikisi, rahat korku kategorisine girer. Birkaç öykü olmasa da olurmuş fakat zaten bir yazarın çok sayıda öyküsünün olduğu bir kitapta tüm öykülerin çok iyi olmasını beklemem. Lovecraft ve Poe bile buna dâhildir. Bu kitaptaki favorilerim: “Kutup Yıldızı’nın Kaptanı”, “249 Numaralı Parça”, “Yükseklerdeki Dehşet” ve “Blue John Mağarası Dehşeti”. Sizinkiler hangileri?

Yorumlar

SİZİN İÇİN ÖNERİLEN DİĞER İNCELEMELER