KİTAP TANITIMLARIM 252.
“YEŞİL ÇAY” (Green Tea, The Familiar) – Sheridan Le Fanu, Can Y., 119 s., 1.Basım, 2022.
Viktorya döneminin unutulmaz korku ustalarından İrlandalı yazar Sheridan Le Fanu’nun iki ikonik öyküsü, “Yeşil Çay” ve “Tanıdık” yer alıyor kitapta. Yazarın daha önce ilk femme fatale lezbiyen vampir kitabı “Carmilla” dâhil birkaç kitabını tanıtmıştım. Ancak, başlamadan önce, öykülerden etkilenmeyenlerin yersiz eleştirilerle bu türü değersizleştirmemelerini; bunun yerine eserlerin bağlamında değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatmak isterim. Le Fanu’nun eserlerini yargılarken, tarihin derinliklerinden gelen bir kültürü keşfettiğimizi unutmamalıyız. Neticede, gotik edebiyatın bugünkü gücünü onun gibi öncülere borçlu olduğumuzu bilmek bile eserleri daha anlamlı kılar. Dolayısıyla bu tarz kitaplara “hiç korkmadım, kötü kitaptı” gibi rezil, ukala yorum yapan bilinçsiz zihinlerden olmamanızı, onlardan uzak durmanızı temenni ediyorum. Kitaplar böyle yorumlanmaz/tanıtılmaz. Yıl 2025; Türkiye’de bir okuyucu eline bu kitabı alıp korkmadığı için mi kötü olacak şimdi bu kitap? Sen şimdi belki milyonlarca filmin, kitabın vb. içinde ve her şeye ulaşımın çok kolay olduğu bir dünyada yaşıyorsun. Adam bunu 170 sene önce falan yazmış. O zaman sinema bile yoktu. Senin okuduğun, izlediğin o korku eserleri bu gibi insanların inşa ettiği temeller üzerinde duruyor. Neyse…
Le Fanu, dönemin önemli yazarlarından. Bram Stoker, Arthur Conan Doyle, M.R. James ve daha nicelerini etkilemiş. Özellikle klasik hayalet öyküleri denince Charles Dickens ile birlikte akla ilk gelen isimlerden. Can Yayınları’nın “Kısa Klasikler “ serisinden çıkan bu kitaptaki iki öykü, yazarın Dr. Martin Heselius adlı kurgu karakterinin vaka defterleri serisinden ikisi aslında ve “Yeşil Çay” da Le Fanu’nun en bilinen öykülerinden birisi. Bu öyküler paranoya ya da gerçek(belirsiz), bilinmeyen ama belirli hayvanlarla ilişkilendirilen varlıklar (doğaüstü?) tarafından izlenme-takip edilme konusunu temeline alan korku/gerilim öyküleri. Öykülerin kendileri bugün bize basit/orta karar gibi görünse de aslında türün sonraki yazarlarının kullandığı birçok yapının prototipini içeriyor. Örneğin tahmin edebileceğiniz üzere gizemli vakalarla uğraşan Dr. Heselius, “Drakula”daki Van Helsing ya da Sherlock Holmes gibi son derece meşhur karakterlerin yaratılmasına etki etmiş. Al sana bu öykülere olumlu değer biçmek için müthiş bir neden! Bununla da bitmiyor. Önce öykülerden biraz bahsedelim.
"Yeşil Çay", şeytani bir maymun tarafından rahatsız edilen, Jennings adlı bir rahibin ürkütücü öyküsü. Jennings bu yaratığı, yeşil çay içtiği zamanlarda görüyor. Evet, bildiğimiz yeşil çay. Bu arada spoiler uyarısı da vereyim, istemeyen devamını okumasın. Öykü yorumlarken tanıtımın neresi spoiler içeriyor neresi içermiyor ayırmak çok zor.
Jennings, Dr. Heselius’a bu sanrılar yüzünden başvuran bir vaka. Ancak Heselius onun gözünde sözde bilimsel teorileri, kibri ve dolambaçlı açıklamaları dehşetin önüne geçen dayanılmaz bir palavracı. Saygın bir toplum adamı (ve kesin bir bekâr) olan ve kendinden nefret eden Jennings, maymun “Doppelgänger”ı tarafından kovalanıyor (bastırılmış İd'inin bir tezahürü mü?). Yeşil çayın böyle bir dehşetin kapısını açan bir içecek olması bize tuhaf gelebilir. Gelin bu durumu irdeleyelim önce. Uzak Doğu ile ilişkilendirilen bir içecek olan yeşil çay, Viktorya döneminin ortalarına kadar o coğrafyada çok popülermiş. Shelley'ler ve Byron tarafından tapılıyormuş adeta. O dönemde fermente edilmemiş çay yapraklarının (genellikle İngiliz tüccarlar yerine Çinliler tarafından satılırmış) daha düşük bir fiyata daha fazlasını satmak için kimyasallar ve çöplerle seyreltildiğinden şüpheleniliyormuş (tıpkı sigaraların yer süpürgesi, arsenik ve tutkalla doldurulması gibi). Dolayısıyla, Le Fanu'nun zamanında, yeşil çayın içindeki karışımlar meselesi endişe yaratıyormuş. Charlotte Bronte, içine karıştırıldığından şüphelenilen piyasa dışı uyarıcıların bütün gece uyumasını engelleyeceğinden korktuğu için yatmadan önce tek bir damla bile yeşil çay içmeyi reddediyormuş. Yani yeşil çayın Jennings'in üçüncü gözünü açtığından şüphelenilmesinin ardında metafizik olmaktan çok fiziksel bir açıklama var: Hesselius'a göre kimyasal katkı maddeleri Jennings’in kanına karışmış ve bu da sinir sistemini etkilemiş, zihninin ruhsal penceresinin açılmasına ve gizlice dolaşan “Doppelgänger”ının (kötücül ikiz) ortaya çıkmasına neden olmuş. Öyküde Jennings’in bu varlıkla mücadelesi, artan korkusu sonucu bozulan psikolojisi ve Heselius’un konuyla uğraşıları anlatılıyor. Bu şeytani maymun gerçekten var mı yoksa Jennings’in halüsinasyonu mu? Halüsinasyonlar, psikolojik benzetmeler, sembol yüklü alegoriler, yalanlar veya bu üçünün bir kombinasyonu olabilir ve basit bir hayalet öyküsü gibi görünebilir. Bu yapılar daha sonra belirsiz doğaüstü olay örgülerinde, psikolojik alt metinlerde, ağır suçluluk ve utanç temalarında coşkuyla övünen M. R. James ve Henry James gibi yazarlar tarafından da kullanılacaktır.
Öykü ayrıca Freudcu sembolizmler içeriyor (henüz psikanaliz teorilerin ortaya çıkmadığının altını çizeyim): öfkesi İd’i akla getiren libidinal maymun; Jennings’in iki ruh çağrıştıran penceresi ve iki öz eleştirel, Süper Ego çağrıştıran aynasıyla, bilinçli zihninin bir modeli gibi duran, kitaplarla kaplı kütüphanesi (orijinal amacından dönüştürülmüş bir parti odası); ilk intihar girişimi (kendini bir maden kuyusuna atması – bilinçdışının bir sembolü: kendini İd’ine teslim etme girişimi); Freudcu cinsel alt metinle zenginleştirilmiş başarılı intiharı (boğazı bir vulva şeklinde kesilir – bu da kendini aşağılama olarak okunabilir). Dolayısıyla “Yeşil Çay" öyküsü, bir zamanlar yaygın olarak şüphelenilen, şimdi ise gereğinden fazla saygı duyulan bir içeceğe karşı bir polemikten ibaret değil tabii ki. Korku, gerilim sonucunda depresyon ve intihar düşüncesinin bir benzetmesi, benliğin tekinsiz bir tasviri aynı zamanda.
Kitaptaki ikinci öykü “Tanıdık” da yine Dr. Martin Hesselius'un ölümünden sonra yayınlanan dava dosyalarının bir parçası. Burada, bir gemi kaptanı Barton, ölü bir mürettebat üyesine benzeyen bir varlık tarafından işkence görmekte. Pişman bir suçluyu rahatsız eden geçmiş günahlar; şekil değiştiren, kalabalıklar arasında kaybolan, yakından takip eden ve giderek artan bir şiddetle ağını sıkılaştıran acımasız bir avcı; ezici bir yalnızlık ve umutsuzluk hissi (Tanrı'nın yardımının ötesinde olma hissi); İngiliz toprağını terk eden ancak anlamsız olduğu kanıtlanan bir kaçış; rahatsız edici zayıflıklarla işaretlenmiş bir düşman (topallayan bir cüce); ve birini tercih etmesine rağmen düz bir doğaüstü okumayı engelleyen psikolojik belirsizlik içeriyor. Nefret ve bastırma, kendini yok etme dürtüsünün karmaşık ve samimi bir ifadesi ve kendini öldürmenin ardındaki psikolojik motiflerin bilgilendirilmiş bir analizini sunuyor. Konu incelikli ve neredeyse hipnotik bir şekilde abartısız: ateist bir gemi kaptanı, donanmadan eski bir tanıdığına -ölü bir tanıdığına- tuhaf bir şekilde benzeyen bir varlık (goblinvari) tarafından takip edildiğini gördüğünde akıl sağlığından şüphe etmeye başlar. Barton, “Yeşil Çay”daki Rahip Jennings gibi, bu görünümlerin yarattığı suçluluk duygusuyla derinden travmatize olmuş ve ona inişli çıkışlı geçmişini hatırlatıyor: Hayalet, Kaptan'ın baştan çıkardığı ve mahvettiği, subayıyla bu konuda yüzleştikten sonra kendisine verilen acımasız bir kırbaçlama sonucu ölen bir denizcinin hayaleti. Kovalamacanın ardından, devasa, hayalet bir baykuşla ölüm döşeğinde karşılaşmasıyla doruğa ulaşan final... Musallat, belirgin bir sesle başlıyor, ardından ölü adamın görsel bir tezahürü geliyor: kürklü bir seyahat şapkası takan topallayan bir cüce. Kaptan'ın gece yürüyüşleri sırasında onu takip ediyor. Hayatının geri kalanında buna katlanmaya mahkûm olabileceği düşüncesiyle perişan olan Barton, Fransa'ya kaçıyor ve cüceyi bir kalabalığın içinde yine görüyor. İngiltere'ye dehşetle geri döndüğünde, odasına saklanıyor. Hizmetçileri şaşkın ve onlar da korkmuş durumda. Odasından gelen çığlıklar - hayaletin yatağının ayağında çömeldiğini ve yaklaştığını bildiren - kapıyı açıp yalnızca Kaptan'ın cesedinin üzerine eğilmiş devasa bir baykuşu ortaya çıkarıyor. Yaratık kapıdan uçuyor ve bir pencereden geceye doğru fırlıyor.
Kaptan Barton, M. R. James'in “Islığı Çalarsan Gelirim Yanına, Arkadaş” adlı öyküsündeki Profesör Parkins gibi materyalizminden emin olan, bir ilahiyatçıya gidip kendisini doğaüstü ıstıraptan kurtarmak için dua etmekten başka bir şey yapıp yapamayacağını soran ve inançsız doğası sonucu bunun kesinlikle yapamayacağı bir eylem olduğu şeklinde yargıya varan kesin bir ateisttir. Ancak Parkins'in aksine Barton, entelektüel kibir veya profesörlük gururu figürü değildir; derin bir acıma nesnesi özellikleri yansıtan, kırık bir kalbi ve hassas bir ruhu olan bir adamdır. Ateizmi (veya Le Fanu'nun dediği gibi, "Fransız ilkeleri") entelektüel inançtan değil, varoluşsal dehşetten kaynaklanır. Barton, doğaüstü bir yaratıcı olasılığından dehşete düşer ve ruhu, böyle bir varlığın seçimlerine ve başarısızlıklarına yatırım yapma olasılığından kaçınır. Hikâyenin en akılda kalıcı satırlarından birinde (sayfa 89) Barton ürperir, "derinden ve korkunç bir şekilde ikna olduğum bir gerçek var ki, bu dünyanın ötesinde ruhani bir dünya –işleyişi genellikle bizden inayetle gizlenmiş bir sistem- zaman zaman bize kısmen ve korkutucu bir biçimde açıklanabilen bir sistem var. Eminim, biliyorum ki, bir Tanrı -korkunç bir Tanrı-var ve suçu en gizemli ve dehşet verici şekillerde ceza izler.”
Hangisi daha korkutucu: Lovecraft'ın kayıtsız evren anlayışı mı, yoksa işlediğiniz her günahı ve suçu cezalandırmak üzere her ayrıntıyı kaydeden, bilinçli ve acımasız bir evren (ya da tanrı) mi? Aslında, Lovecraft ve Le Fanu'nun temel yaklaşımları arasında ilginç bir paralellik bulunur: İnsanoğlu, farkındalık alanının ötesinde işleyen büyük sistemler karşısında küçük ve çaresizdir. Eğer bu sistemlerin doğasına dair daha geniş bir kavrayışa sahip olsaydık, belki de zihnimiz bu yükü kaldıramazdı. Barton’ın yaratıcı bir varlık fikrinden duyduğu dehşetin kökeni de buradan gelir. Çünkü bu yaratıcı, sadece bir “varlık” değil; günahları affetmek yerine cezalandırmayı tercih eden bir güçtür. Bu yönüyle, kayıtsız bir evren fikri kadar korkutucu hale gelir.
Le Fanu, doğaüstü açıklamaları ustalıkla destekler, ancak her zaman bir açıklık bırakır: Barton, gördüğü gözcü figürünün bir tezahürü olabilir mi? Öykü, bu “içsel gözlemci” fikri etrafında metafizik ve psikolojik bir gerilim oluşturur. Her birimizin içinde iştahlarımızı sorgulayan ve yanlışlarımızı yargılayan bir iç benlik vardır. Eğer bu benlik bir gün tüm kontrolünü kaybederse ve cezalandırmaya yönelik karanlık planlar kurarsa ne olur? Bu sorunun olasılıkları bile ürpertici...
Her iki öyküde de doğaüstü öğeler güçlü biçimde sezdirilir, ancak bu öğelere doğal bir yorum getirmek de mümkündür. “Yeşil Çay”daki şeytani maymun, yalnızca Jennings’in sanrılarından biri olabilirken; “Tanıdık”ta Barton’un hayalet baykuşla karşılaşması da benzer şekilde doğaüstü bir olaydan çok, gerçek bir kuşa atfedilen bir yanlış anlama olabilir. Peki, bu öyküler perili bir dünyaya mı işaret eder, yoksa perili bir zihnin yansıması mıdır? Bu sorunun yanıtını bulmayı okuyucunun hayal gücüne bırakır Le Fanu.
Le Fanu'nun üslubunun zaman zaman sıkıcı bulunabilmesinin nedenlerinden birisi de; heyecanlandırması-sürüklemesi beklenen korku/gerilim kurgularını son derece resmi/mekanik bir tarzda ve bir tarih ders kitabı ya da bilimsel makale yazar edasıyla anlatması olabilir. Teknik, duygusal olarak uzak ve hikâyenin önemli vuruşlarını özetlemeye meyilli. Ancak külliyatına daha derinlemesine indiğinizde, Romantik gelenekte zengin, süslü ve sürükleyici hikâye/roman yazma konusunda da yetenekli olduğunu göreceksiniz. “Carmilla” gibi…
İşte böyle. Farkındalığı, edebi duyarlılığı, zihinsel yetkinliği gelişmiş okuyucunun değerini bileceği iki klasik “musallat” hikâyesi. Türün fanı olup öncüllerinin takipçiliğini yapan arşivciler kitaplıklarına eklemelidirler ve bir ya da birkaç oturuşta bitireceklerdir kitabı. Ayrıca yeşil çayı hiç sevmezdim, bu kitaptan sonra ağzıma bile sürmem. Öpüyorum sizleri…

Yorumlar
Yorum Gönder