KİTAP TANITIMLARIM 226.

“AVUCUMDA SOĞUK ELİN” (Cold Hand in Mine) – Robert Aickman, İthaki Y., 280 s., 1. Baskı, 2022.

 

Yayınevinin “Karanlık Kitaplık” serisinde iyi bildiğim klasik korku-gerilim eserlerinin yanında daha önce okumadığım bazı yazarların kitapları da ilgimi çekti. Onlardan birisi olan, yazarın İngiliz olmasının yanında adıyla da beni cezbeden bu kitap, 8 adet öykü içeriyor. Aickman (1914-1981) öykülerinin şahsına münhasır bir tarzı var. Bilinmezlik, tuhaflık, gerilim-gizem-korku… Yazar şöyle diyormuş bir röportajında: “Almanların Ehrfurcht dediği şeye inanıyorum: İnsanın anlayamadığı şeylere saygı. Ölümden sonraki hayata inanıyorum ve kelimelerin anlamları üzerinde ayrıntıya girmeyi reddediyorum, çünkü tüm beyhude ve indirgemeci tanımlama çabalarından dolayı bu en boş olanıdır. Sonunda kalıcı olan açıklama değil gizemdir.”

Kitabın adına bayıldım! Hem trajik, hem korkuya atıf yapıyor. Hem doğaüstüyle bağlantı kurulabilecek bir ifade hem de fiziki gerçeklikle (ilk öyküdeki gibi). Hikâyeler, yazarın genel tarzını yansıtıyor, en göze çarpan yönleri sonuçsuz, muğlak kalmaları. Ben bunu sevdim, belirsizliği her zaman sevmişimdir. Öyküler bittiğinde üzerine düşünmenizi sağlıyor; okuyucu çeşitli fikirler üretebilir. “Bilinmeyen” şeylere olan merak değil midir zaten doğaüstü? Metafizik bilginin mümkün olup olmadığı da zaten binlerce yıllık tartışma konusu… Öykülerin diğer ortak özelliği, hepsinde ana temanın ölüm olması. Vampir, hayalet, belirsiz bir yaratık ya da belki ölü olan anlatıcıdır…Açıkça belirtilmiyor çoğunda. Dehşetler de arka planda, çoğu zaman görülmez. Karakterlerin içsel yansımaları bunları yansıtır. Mesela vampir öyküsünde vampirin kendisi yok. Olay örgüleri de sınırlı. Düşsel unsurlar, kinayeler, bazen folklorik unsurlar, uğursuzluk, tehdit ve tekinsizlik var. Garip öykülerin yanında gotik unsurlar da bulunuyor. Ayrıca karakterlerin psikolojik yapıları üzerinden özellikle ilerliyor sayfalar. Onların nevrozları ince tonlarla boyanmış. Okuyucu, kahramanın sanki bir rüyadaymış gibi kendi kıyametine doğru ilerlediğini fark edene kadar, gerçekçi ayrıntıların sürekli olarak birikmesiyle gerilimi hissediyor. Yazarın, hikâye örme yeteneğini takdir etmek lazım. Zarif bir şekilde yazılmış, yavaş ilerleyen, nüans ve ayrıntı açısından zengin, kan ve şiddet sahnelerinden uzak hikayeler. Hikâyelerin çoğunda cinsellikle ilgili ısrarlı ve rahatsız edici bir endişe de var.

Öykü listesini verelim: “Kılıçlar”, “Kiliseye Giden Esas Yol”, “Niemandswasser”, “Genç Bir Kızın Günlüğünden Sayfalar”, “Düşkünlerevi”, “O Köpeğin Aynısı”, “Bay Millar ile Tanıştın mı?”, “Gözü Saatte”.

Ortak yapıları olmasına rağmen, her öykü aynı etkide değil kanımca. 8 yerine ilk 5 öykü olsa daha etkili olabilirdi. En beğendiğim öykü “Düşkünlerevi”; ardından diğer ağır toplar ilk ve 4. öykü. Beşinciden sonra biraz düşüyor etki. “Kılıçlar”, şüphesiz kitabın adını yansıtan öykü. Bu öykünün adı “Avucumda Soğuk Elin” olmalıymış, müthiş yansıtıyor. Hatta bir öyküye verilecek en güzel isim yarışmasına girse birincilik ödülü verirdim, o kadar güzel yansıtıyor. Gelin görün ki, hikâyede önemli nesneler olmasına rağmen tek başına bakıldığında oldukça yavan olarak “Kılıçlar” ismi verilmiş öyküye. Kitabın kapağındaki karakter, bu öyküden… Anlatıcı, bir sirk gösteri çadırına girer ve kendisini tamamı erkek seyircilerin, sahnede bir sandalyede oturan genç bir kadına kılıç saplamak üzere sahneye çağrılmasını izlerken bulur. Kadına bir sürü kılıç girmesine rağmen kımıldamaz, kanamaz… Sonra anlatıcımız bir şekilde bu kadınla tanışır ve birlikte olur. Avucumda soğuk elin… Aynı zamanda seks korkusuyla, etin kelimenin tam anlamıyla metalaştırılmasıyla, kadınların insanlıktan çıkarılmasıyla da ilgili görünüyor. Kafkavari ve biraz da Ligotti’ye benzettim.

“Kiliseye Giden Esas Yol”, ölülerin yolu üzerinde bulunan bir ev satın alan yalnız bir kadını konu alıyor. Kadının, hayatındaki erkeklere dair anılarını ve ezoterik kullanımları ima eden tüyler ürpertici bir taşra papazını sayfalara taşıyor. Bir nevi perili ev (köy) öyküsü… Aynı zamanda yaşamadan yaşanan bir hayatla ve ikinci bir şansla, o hayatı yeniden keşfetme ve yaşama şansıyla da ilgili görünüyor.

“Sahipsiz sular” anlamına gelen Almanca orijinali çevrilmeden bırakılmış “Niemandswasser”, haritada hiçbir ülkenin sınırlarına dâhil edilmemiş bir gölde yaşanan dehşeti işliyor. Denizkızı, Jaws ve vampir karışımı bir yaratık var bu gölde (anladığım kadarıyla). Karanlık, tekinsiz ve soğuk yansımaları sevdim. Aynı zamanda aristokratik yaşamın çöküşü ve boşluğuyla ilgili göndermeler bulunuyor.

“Bir Genç Kızın Günlüğünden Sayfalar”, adı ilk bakışta ergenlik depresyonu öyküsü gibi görülse de açıkça bir vampir öyküsü. Diğerlerinden, klasik gotik yapısıyla ayrılıyor. Ödül de almış. “Drakula” kitabına kesin bir gönderme olan günlük yoluyla anlatılıyor. On dokuzuncu yüzyılın başında, İtalya’da bir turda bir İngiliz kızın yazdığı günlük kayıtlarını okuyoruz. Byron ve Shelley de küçük bir rolde görünüyor. Kızın bir vampire dönüşmesinin birinci şahıs anlatımı. Çok keyifli. Yine yavaş yavaş açığa çıkıyor gerilim ve yine kötü karakter ortalarda yok ama sırf atmosferi bile korku fanlarını tatmin etmeye yetecektir.

“Düşkünlerevi”, en sevdiğim öykü oldu…Kaybolan ve kendini aşırı dikkatli yardımcılar ve tuhaf davranışlı misafirlerle dolu bir tür yol pansiyon/otelinde bulan bir gezgin hakkında. Burada giderek tuhaf ve tehditkâr hale gelen bir deneyim yaşıyor. Özellikle geceyi orada geçirmek zorunda kalması ve sakinlerden biriyle aynı odayı paylaşmak zorunda kalması çok ürkütücü. Buram buram gerilim. Uzun zamandır okuduğum, gerilimi en iyi hissettiğim öykülerden… Sıkışmışlık, çaresizlik, belirsizlik hissi muhteşem. Sonu belirsiz olmasına rağmen bence muhteşem. Sembolik ve trajik… Öykü bitince üzerine epey düşündüm. Bunu yaptırabilen öykülere bayılırım. Cennet gibi davranan bir cehenneme hoş geldiniz…

“O Köpeğin Aynısı”, trajedinin vurduğu sıradan bir çocukluk hikâyesi. Başkahramanımızın ilk aşkını esir alan vahşi bir hayvanı, hatta belki de bir tür kurt canavarı konu alıyor. Aynı zamanda yolların nasıl ayrıldığının, hayatın bizi nasıl ayırdığının, zamanın her zaman her şeyi nasıl değiştirdiğinin gerçek bir versiyonu. Fena değil.

“Bay Millar ile Tanıştın mı?”, oldukça eski bir dairede yaşayan genç bir yazar olan anlatıcının, bir muhasebe firması ofisi olan komşu daireyi işleten tuhaf Bay Millar hakkında. Firma tarafından çok az iş yapılıyor gibi görünüyor ve hem gündüz hem de gece boyunca sonsuz bir ziyaretçi ve/veya çalışan geçit töreni var. Aickman, olayların giderek tuhaflaşmasıyla hikâyenin güzel bir şekilde çığ gibi büyümesine izin veriyor. Perili ev değil de perili kişi gibi sanki Millar… Bu öykünün sonu diğerlerinden daha belirgin ama bütünü yine belirsiz kalıyor. Öykü fazla uzun, okumak yorucu ve vuruculuğu diğerlerinden daha düşük. Bu yüzden, kitabın hacmini arttırırken gerilimin yoğunluğunu azaltıyor. Kitapta yer almasa da olurdu bence.

“Gözü Saatte”, yeni evli bir karı-kocanın saat toplama tutkusunu anlatıyor. Anlatıcı, açıkça belirtilmeyen bir şekilde sorunlu bir Alman göçmeni olan bir kadınla evleniyor ve onunla birlikte Almanya'dan, hayatlarını dolduran sayısız saat getiriyor. Kadının varlığı evine getirilen pek çok tik tak eden küçük guguklu saatlerin köleliğine bağlı gibi görünüyor. Belirsizlik yine iş başında ama işin içinde saat olunca zaman ve onunla ilgili sembolizm hakkında düşünmeden edemedim. Aynı zamanda aramızda, evlilikte, çevremizdeki insanlara dair anlayışımızda var olan derin uçurumlarla da ilgili görünüyor.

İşte böyle… Aickman geleneksel korku kısa kurgu formatını takip ediyor. Hikâyenin başkahramanını geliştirmeye birkaç sayfa ayrılmış, belki de normalden daha fazla sayfa. Sonra rahatsız edici belirsizlik başlıyor, dehşet ortaya çıkıyor ve sonra hikâye bitiyor. Aickman'ın sonları genellikle çok az çözüme sahip ve neredeyse her zaman okuyucunun az önce ne deneyimlediğine dair açık bir açıklama içermiyor. Bu açıklama eksikliği Aickman'ın tarzının ayırt edici özelliği, ancak önemli veya görünüşte tesadüfi olan tüm ayrıntılar, diyalogların sıra dışı parçaları, okuyucunun birdenbire ortaya çıkmış gibi görünen ama yine de bir şekilde anlatılan hikâyenin temasına uyan bir şeyi öğrendiği endişe verici anlar da aynı derecede önemli.

Sonuç olarak tuhaf kurgu sevenler, hayatın karanlık köşelerinin göz önündeki canavarlar ya da diğer kötü karakterlerden daha korkutucu olduğunu düşünenler için güzel bir koleksiyon. Hayata dair muğlak, psikolojik açıdan ustaca metaforlar ve analojiler barındırıyorlar. Net çözülen bilmeceler arayanlara göre olmadığını yeniden belirteyim ama tekinsiz kurgu sevenlerin, öykülerin yarısından fazlasını seveceğini düşünüyorum. Ancak kitabın bazı bölümlerinin, belki de pek çok okuyucunun göstermeye istekli olduğundan biraz daha fazla sabır gerektireceğini göz önünde bulundurun.

 

 

REFERANSLAR.

https://en.wikipedia.org/wiki/Robert_Aickman

https://www.goodreads.com/book/show/357727.Cold_Hand_in_Mine

http://toomuchhorrorfiction.blogspot.com/2017/01/cold-hand-in-mine-by-robert-aickman.html

https://purpleprosearchive.wordpress.com/2023/12/24/quick-review-robert-aickman-cold-hand-in-mine-strange-stories-1975/

https://bulbynorman.wordpress.com/2017/12/17/cold-hand-in-mine-by-robert-aickman/

Yorumlar

SİZİN İÇİN ÖNERİLEN DİĞER İNCELEMELER