KİTAP TANITIMLARIM 222.
“ŞEYTANIN İKSİRLERİ” (Die Elixiere des Teufels) – E.T.A. HOFFMANN, Can Y., 363 s., 1. Baskı, 2014.
“Apage Satanas, apage!”
Üst üste modern dönem ABD’li yazarların kitaplarını tanıttıktan sonra, başka bir coğrafyaya ve zamana gidiyorum. Almanların fantastik üstadı Ernst Theodor Amadeus Hoffman’ın (1776-1822) bir romanını tanıtacağım sizlere. Romantik akımın en önemli yazarlarından sayılan Hoffmann, şairlik, ressamlık, müzisyenlik de yapmış çok yönlü bir kişilik. Etkilediği isimler arasında Poe, Dostoyevski, Freud ve yönetmen Bergman gibi dev isimler var.
Şeytanın İksirleri, 1815 yılında yayımlanmış. Bu grotesk, klasik-gotik roman; son derece ciddi bir tonda (mizah öğesi sıfır) yazılmış, dinsel (Hıristiyan) hissiyat ve ortamlarla (manastır) kaleler, ormanlar gibi manzaraların atmosferiyle yoğrulmuş. İnanç, inançtan sapma, günah, kefaret, içsel çatışma, aşk, cinayet, delilik gibi temalar yansıtılıyor. Ağırlıklı olarak, başkarakter Kapuçin rahibi Birader Medardus'un aktardığı birinci şahıs anlatısı. Aile geçmişi hakkında bilgisiz ve çocukluğuna dair bildikleri anılardan kesitlere ve annesinin ona anlattığı birkaç olaya dayanmakta. Medardus’un manastıra kabul edilmesi, orada yaşadıkları ve daha sonra manastır dışına çıkarak dünyada yaşadıkları anlatılıyor kitapta. Romanı okurken, hemen aklıma İngiliz yazar Matthew Gregory Lewis’in (1775-1818) erken dönem (1796) gotik romanı “The Monk” (“Keşiş” ve “Şeytanın Gizli Yüzü” isimleriyle ülkemizde yayımlandı) geldi. Çünkü fikrin temeli aynı: bir rahip, Şeytan tarafından yoldan çıkartılarak aşk-arzu peşinden gider. Araştırınca gördüm ki meğer zaten Hoffmann da bu romandan aldığını belirtmiş temel fikri ki kitapta adı da geçiyor “Keşiş” romanının. Orada, kadın kılığına girmiş Lucifer tarafından baştan çıkarılan rahip yerine burada manastırda saklanmış bir iksiri içerek yoldan çıkıp, âşık olduğu Aurelie’nin peşinden giden Medardus var. Bu iksir, eski bir mit-anlatıdan kalmış ve dünyada sadece birkaç yerde var, bunlardan birisi de Medardus’un görev yaptığı manastır. Roman, Medardus’un manastırda dini olarak yükselişi ve ardından kibriyle birlikte aşkı sonucu iksire karşı koyamayıp yoldan çıkışını anlatarak başlıyor ve dış göreve gönderildiğinde manastır dışında aşkının peşinden giderken yaşadıklarını anlatıyor. Birkaç kez kimlik değiştiren ve tesadüfi bir şekilde kendi benzeriyle de karşılaşan Medardus’un başına gelenler aktarılıyor. Hoffmann’ın sık sık işlediği doppelgänger (kötücül ikiz) imgesini de romanda görüyoruz. Gizli aile sırları, tesadüfi ilişkiler de Medardus’un sonradan öğrendiği yapılar haline gelerek romanı gizeme dönüştürüyor.
DİKKAT! SPOILER BAŞLANGICI!
Medardus, kendisine emanet edilen ve onda şehvetli arzular uyandıran şeytanın iksirine karşı koyamaz. Manastırda başlarda zeki ve erdemli bir insan olarak gözükmesine rağmen başarıyla yükseldikçe hırs da beraberinde gelir. Ayrıca, bir kadına âşık olur (Aurelie). İksiri içtikten ve manastırda bir takım istenmeyen olaylara neden olduktan sonra Roma'ya gönderilmek üzere görevlendirilir. Medardus, manastırdan ayrıldıktan sonra, rahip kılığına girmiş bir Kont görür ve onu (kasıtlı mı değil mi belirsiz) bir uçurumdan ("şeytanın tüneği") aşağı iter. O sıra kimsenin bilmediği üzere Kont, Medardus'un üvey kardeşidir. Kont, onun çılgın doppelgänger'ı haline gelir ve Medardus'un dini konumunu terk edip dünyanın dört bir yanına sürüklenmesinin ardından yolları birçok kez kesişir. Medardus, aile içi bazı cinayet teşebbüslerinden sonra bir şehre kaçar. Şeytani bağlantısının eski bir ressam tarafından ortaya çıkarılmasının ardından Medardus, kendisinin yıkıcı ikili kimliğine karşı bir engel görevi gören iki kişiliğe sahip "aptal" bir kuaförün yardımıyla şehirden kaçar ve farklı kimliklerle bir süre neşe içinde yaşar. Bir prensin sarayına varır ve kısa süre sonra onu Aurelie takip eder. Rahibin, kardeşinin katili olduğunu anlar ve Medardus hapse atılır. Manastır dışı hayatındaki, kendi kimliğiyle ilgili yalanlarına bir yenisini ekleyerek kendisini Polonyalı bir soylu olarak tanıtır. Bu sırada Kont (kötücül ikizi) ortaya çıkar ve onu hapisten kurtarır (sanrı mı gerçek mi belli değil). Bu bölümlerde tekrar Aurelie ile yolları kesişir ve ilerleyen kısımlarda aralarında gelişen aşkla (Medardus, zaten âşıktır ama kızın da gönlünü Polonyalı soylu kimliğiyle çeler) nişanlanırlar. Ancak düğün günlerinde, o ana kadar giderek daha sık tekrarlanan görsel ikizin sesini duyma sanrısına kapılarak bir çılgınlık nöbeti geçirir ve Aurelie'yi bıçaklar. İdamdan bir şekilde kurtulup kaçar ve bir İtalyan manastırında uyanana kadar aylarca vahşi doğada doppelgänger'la (Kont) savaşır. Özgün kimliğine dönen Medardus, yoğun bir pişmanlık sürecinden geçer ve bir ressamın günlüğünü okuyarak aile geçmişini keşfeder. Medardus, Papa ile görüştükten ve potansiyel olarak ölümcül Vatikan siyasi entrikalarına karıştıktan sonra (ki bu onun hala iktidara dair şeytani hırslara sahip olabileceğini gösteriyor) başlangıçtaki Alman manastırına geri döner. Bu sırada bir şölen düzenlenmektedir; Aurelie yakında rahibe olmak için son yeminini edecektir. Medardus, bir kez daha duygularıyla mücadele etmek zorunda kalır. Tam bu konuda ustalaşmış gibi göründüğü anda, doppelgänger aceleyle içeri girip Aurelie'yi ölümcül bir şekilde bıçaklar ve kaçar. Aurelie ölür. Medardus, sonunda bu olayı bir kefaret olarak değerlendirir, tövbe eder ve Aurelie’den 1 yıl sonra uykusunda ölür (Bunu manastır kütüphanecisi aktarır). Tüm bu olaylarda Kont’un gerçekten ölmeyip Medardus’un peşine düştüğü, büyük olasılıkla gerçek değildir; Medardus’un bozulan akıl sağlığının eseridir.
SPOILER SONU!
Olay örgüsüyle birlikte Medardus’un ikizi ve diğer aile öyküsü biraz karışık. Vatikan’daki olaylar romanın çerçevesini epey genişletiyor; olay dini eleştiriye, entrikalara, politikaya gidiyor. Umberto Eco’nun “Gülün Adı” romanını okursanız orada da bu bölümlerin benzerleri var. Her ne kadar olayın büyük bir kısmı Medardus’un bakış açısından anlatılsa da onun güvenilmez bir anlatıcı olması okuyucu için bir zorluk oluşturuyor. Aile geçmişi hakkında bilgisiz ve kendi çocukluğunun ancak belli belirsiz farkında; bildikleri ise anılarından kesitlere ve annesinin ona anlattığı birkaç olaya dayanıyor. Eylemlerinin ilahi amaçlardan mı yoksa şeytani amaçlardan mı kaynaklandığı konusunda kendi zihninde kararsız görünüyor. Başkalarına ikna edici bir şekilde yalan söyleme yeteneği, çoğu zaman kendisini de kandırmasına neden oluyor. Kendisini işlediği suçlardan o kadar uzaklaştırıyor ki, bunların başkası tarafından (ikizi) işlendiğine ikna oluyor ve diğer kötülük eylemlerini en yanıltıcı argümanlarla örtbas edebiliyor. Başkaları onunla aynı fikirde olmadıklarında çok hızlı bir şekilde düşmanca bir görüşe sahip olma eğiliminde ve çoğu zaman onların amaçlarına paranoyak bir kötülük atfediyor. Yargılamasında hata yaptığını keşfettiğinde, kendi pişmanlığına dayanarak onlar hakkında zıt ve aynı derecede güvenilmez bir fikir edinme eğiliminde. Bir de üstüne deliliğe düştüğü, hezeyanlara kapıldığı kısımlar var ki neyin gerçek neyin sanrı olduğunu anlamak zor. Bu romandaki olayları bir kefaret olarak yazıyor. Bu nedenle roman, okuyucunun beklentileri ve tepkileriyle incelikli oyunlar oynayan oldukça karmaşık bir anlatı olarak görülebilir.
Kötülüğe dönüşen iyiliğin hem içsel hem de dışsal mücadelesi, dinsel duygu ve düşünceler, pişmanlık-kefaret, aşkın gücü, yalanlar, tesadüflerin ördüğü deterministtik yapılar (ya da bakış açısına göre kaderin ağları), yaşamda kimlik meselesi gibi temalar okuyucuyu bekliyor. İncil’i bilmek, romanın atmosferini ve vermeye çalıştığı mesajların etkisini artırabilir. Hoffmann, insanı baştan çıkaran duygu durumlarını ve ruhun bölünmüş doğasını analiz etmek için fantastik unsurlar kullanmış ama kitap, romantik olduğu kadar realist de.
Önemli bir edebi klasik-gotik eser. İnanç ve insan doğasının çift yönlü çatışmasını bir kurguda irdelemek isteyen edebiyat tutkunlarına öneririm. Bazen sabırlı okuma gerektiriyor tabii. Korkutucu, sürükleyici çağdaş tekinsiz kurmaca arayanlara göre değil.
REFERANSLAR

Yorumlar
Yorum Gönder