KİTAP TANITIMLARIM 264.

 

“WYLDING MALİKANESİ” (Wylding Hall) – Elizabeth Hand, İthaki Y., 166 s., 1. Baskı, 2025.

 

Kitabın ve yazarın ismiyle o güzel kapak tasarımı bana şöyle klasik tekinsiz bir “perili ev” hikâyesi okuyacağımı düşündürterek iştahımı kabartmıştı velakin hayal kırıklığı oldu. Çağdaş korku yazarlarıyla pek barışamayacağım anlaşılan. Bu bir ergen romanı bana göre. 15 yaşında falan okusaydım ilgimi çekebilirdi, yeğenime önerebilirim… Neyse; başladığım hiçbir kitabı yarım bırakmam ve de madem belli bir süredir okuduğum kitaplara tanıtım yazma işine de soyundum bunu da anlatalım bakalım kendi vizyonumuzca…

1957, New York doğumluymuş yazar. Diğer kitaplarını okumadım (ki Shirley Jackson’ın “Tepedeki Ev” romanına bir devam da yazmış) ama bu kitaptan yola çıkarak; sanatın birçok dalında olduğu gibi edebiyatta da korku türünün ya da içeriğinin içini boşaltıp sığlaştıran, etkileyici esas elementlerinden ayırıp yozlaştırıp popülerleştiren çağdaş Amerikan zihniyetinin bir örneği diye düşünüyorum. Zira dil kalitesinde, anlatım yeteneğinde sınıfta kalıyor. Edebi yönü çok zayıf anlayacağınız. Peki, korku, korkutuculuk yönü çok mu iyi? Hayır, o da sıkıntılı. Konu öyle aman aman olmasa da iyi işlense iş görebilirmiş. Karakterizasyon kötü, mekân ve çevre-ortam klişe olmasına rağmen tarza uygun. Okült-folk korku bağlantısı yine tarza uygun ama o da iyi işlenememiş. Tarza gizem/gerilim-korku diyeceğim. Korku yönü gibi gerilim yönü de bir-iki an dışında zayıf. Gizem yönü ise fazla belirsizlik ve okuyucuya bırakılan fazla boşluktan dolayı yine çok etkili olmuyor. Detaylara inelim şimdi.

Bu novella; kurgusal olarak artık efsane haline gelmiş bir İngiliz asit folk-rock grubunun (Windhollow Faire) genç üyelerinin 70'lerin başlarında yeni albümlerini kaydetmek için kiraladıkları, karanlık sırları olan eski tekinsiz bir İngiliz kır evinde (Wylding Malikânesi) yaşananları anlatıyor. Eski solistleri de öncesinde gizemli bir şekilde ölmüş. Grup üyeleri Lesley, Will, Jon, Ashton ve karizmatik solist Julian Blake, hem müzik üretimi hem de gençlik coşkusu içinde bu tekinsiz evde zaman geçiriyor. Malikâne, atmosferiyle başlı başına bir karakter: rutubetli odalar, gizli geçitler, kuş tüyleriyle dolu odalar ve eski metinlerle dolu bir kütüphane. Yeni solistleri Julian Blake de malikânede kayboluyor. Aslında başlangıcı fena değil hikâyenin. Doğaüstü güçler ve onun tuhaf tezahür biçimleriyle ilgili bir hikâye. En azından bu şeylerle ilgili bir hikâye olmaya çalışıyor, çaba var ama sonuç yok. Sönük…

Kitap, belgesel röportaj formatında yazılmış; olaylar yıllar sonra grup üyelerinin ve çevresindekilerin tek tek anlatımıyla, anılarıyla aktarılıyor. Elemanlar, tanımadıkları bir röportajcıya anılarını anlatıyorlar. Yani sürekli bir o karakter, bir bu karakterin monologlarını okuyoruz, olay örgüsünü de birinin bıraktığı yerden diğeri ilerletiyor. Bu teknik, nostaljik bir hava yaratırken aynı zamanda okuru sürekli “gerçekte ne oldu?” sorusuyla baş başa bırakıyor. Lakin ağzı bozuk ergenler oldukları için genelde karakterler, yazarın kendi anlatım tekniğine yer kalmıyor sanıyorum. Bu iğreti klişe karakterleri birbirinden ayırmak imkânsız, hepsi aynı kişi gibi (şımarık, uyuşturucu bağımlısı gençler). Anlatımlar arası bazı çelişki ya da belirsizlikler çıkabiliyor bölümler ilerledikçe. Aslında aynı olayı farklı bakış açılarından gösteren bir  “Raşomon” tekniği olsaydı hakkını verirdim ama buradakiler daha çok kafalar güzelken gerçekle hayali karıştırmayla alakalı görünüyor. Temalar arasında gençlik, kayıp, sanatın bedeli, dostluk, gizem ve doğaüstü ihtimaller öne çıkıyor. Ancak korku unsurları hafif ve dağınık; roman daha çok müzik biyografisi ile gotik atmosferin harmanı gibi duruyor.

 

DİKKAT! SPOILER BAŞLANGICI!

Grubun ilk solisti trajik bir şekilde intihar ettikten (ya da öyle inanılıyor) sonra menajerleri onları toparlanmaları ve yeni bir albüm kaydetmeleri için kiraladığı Wylding Malikânesine gönderiyor. Onlara, sanatsal süreçlerini korumak için mümkün olduğunca izole kalmalarının önemini vurguluyor. Planı ve en büyük dileği, bu güzel, ücra ve uzak mekânın müzikal yeteneklerine ilham vermesi ve listelerde zirveye yerleşen ikinci bir albüm çıkarmaları. Çok yetenekli olduklarına şüphe yok. Çok da gençler, yaşları on yedi ile yirmi arasında değişiyor. Aralarında tek Amerikalı ve tek kadın olan Lesley, büyük yetenek ve karizmaya sahip bir şarkıcı/söz yazarı. Julian, grubun baş gitaristi ve ana söz yazarı. Üst sınıf bir İngiliz kökenli. Bakışları çok güzel ve müzik yeteneği etkileyici. Folk müzik ve mistisizme ilgi duyan duyarlı bir adam. Jon, henüz eşcinsel olduğunu itiraf etmemiş genç bir davulcu. Will, ritim gitar, keman ve mandolin çalıyor. Ashton ise süper yetenekli basçı. Esas karakter ise aslında malikânenin kendisi.

Hampshire'ın derinliklerinde büyüleyici bir malikâne olan evin inşası 14. yüzyıla kadar uzanıyor ve sonraki yüzyıllarda eklemeler yapılmış. Gizli geçitleri ve saklanma delikleri olan sayısız odası var. Gizemli, Kelt ve diğer antik metinleri içeren güzel gizli bir kütüphanesi de var. Kuş tüyleriyle kaplı bir başka odası da... Malikâne, tuhaf sesler, kuş ölüleri ve optik yanılsamalarla dolu. Malikânenin içindeki atmosfer, görkemli ama klostrofobik; soğuk ve boş şöminelere rağmen havada kalın, iğrenç bir odun dumanı tabakası; çürümüş köşeler ve dediğim gibi tuhaf optik illüzyonlar. Kasabada ve evde bilinmeyen bir tarih, ormanda bir mezarlık, kayan kapılar ve koridorlar ve bazı garip olaylar var. Birkaç gergin veya imalı an… Ev, içinde yaşayanların duygularını yoğunlaştırıyor gibi. Rutubetli, ürkütücü ortamlarına ve geceleri sürekli vızır vızır seslere rağmen, grup onları ünlü yapacak bir şarkı koleksiyonu yaratmayı başarır. Ancak bunun akıl almaz bir bedeli vardır. Ev ve çevresi, yerliler arasında ürkütücü efsanelerin de konusu. Hayalet hikâyeleri de denebilir buna. O günler, haftalar ve hatta aylar boyunca grup, yaratıcı müzik düzenlemeleri yapmanın yanı sıra seks, uyuşturucu ve spiritüalizme de bulaşıyor.  Julian, evin kütüphanesinde okült metinlere ilgi duyuyor ve gizemli bir şekilde ortaya çıkan hippi bir kızla yakınlaşıyor. Son kayıt seansları sırasında Julian aniden ortadan kayboluyor ve bir daha görünmüyor. Şimdi hayatta kalan üyeler o seanslara ve evin tuhaf atmosferine dönüp bakıyor ve Julian'a ne olmuş olabileceği üzerine spekülasyonlar yapıyor.

Kitap, farklı karakterlerin röportajlarında bu olayın farklı versiyonlarını sunuyor. Kimisi Julian’ın büyülendiğini, kimisi evin lanetini, kimisi ise sadece gençlik hezeyanlarını anlatıyor Yıllar sonra yapılan belgesel röportajları, Julian’ın kayboluşunu açıklığa kavuşturmuyor; yalnızca belirsiz ipuçları ve söylentiler bırakıyor. Son bölümde bir gazete haberi, Julian’ın akıbetine dair küçük bir sürpriz sunuyor ama kesin bir cevap vermiyor. Bunun yerine, ipuçları ve imalar sunuyor. Şu sorular cevapsız kalıyor: malikânenin ardındaki uğursuz hikâye nedir, evdeki tüm kuşlar nasıl öldü, o tuhaf, rahatsız edici kız kim, huysuz yerliler onlara ne anlatmıyor ve en önemlisi, Julian Blake'e ne oldu?

SPOILER SONU!

 

Karakterlerin veya olay örgüsünün hiçbirine ilgi duyamadım. Sıkıcı geldi. Evin uğursuzluğunu açıkça ortaya koyacak kadar vurgu yapılmamış. Hikâyenin büyük kısmı gruba ve aralarındaki ilişkilere odaklanıyor. Grup içindeki dramlar, aşklar, şaklabanlıklar ve çatışmalar her şeyden daha fazla zaman ve yer kaplıyor. Yazar, arada sırada bir ipucu, sıra dışı bir olay veya davranış, grup içindeki gizli ilgi alanlarına dair ipuçları ve birkaç tuhaf gözlem veriyor ama hiçbiri çok canlı değil ve hepsi de çok belirsiz. Hiçbir zaman o kadar heyecan verici bir şey olmuyor, final de sönük. Kitabın büyük bölümünde gerilim sıfır. Aslında evin ve çevrenin atmosferi fena değil: eski malikâne, kuş ölüleri, gizli geçitler ve genç müzisyenlerin enerjisi. Ancak belgesel tarzı, yazarın anlatım başarısızlığı, fazla belirsizlik ve ürpertici anların neredeyse yokluğu gerilimi ve korkuyu azaltıyor; karakterler birbirine benziyor ve olay örgüsü dağınık kalıyor. Korku unsurları zayıf, daha çok müzik biyografisi havasında. Farklı grup üyeleri arasındaki kimyayı ve sürtüşmeleri ayrıntılarıyla anlatıyor ama iş hayaletvari unsurlara gelince etkili bir şekilde özümsenemiyor. Bir yandan da, röportaj yapılanlar sürekli modern iletişim ve teknolojiyi geçmiştekilerle karşılaştırıyor ve tekrarlanıyor bu da fazlaca. Kitabı okumak kopuk bir deneyim, ama hoş bir kopukluk hissi olan ürkütücü bir perili evin tekinsizliğini yansıtacak şekilde değil. Belirsizlik bir tercih, bazı yazarlar bu işi iyi yapar, bazı öykülerde bu duruma bayılırım fakat bu kitapta belirsizlik çok fazla, okuyucuya çok fazla cevapsız soru bırakılmış. Biraz daha açıklamaya, bağlama ve ipucuna ihtiyaç var. Üstelik bu sorular hikâyenin ilgi çekici olabilecek, üzerine kurulduğu temel unsurları. Aslında güzel bağlanabilecek epey olasılık var aklıma gelen ama hiçbiri gerçekleşmiyor. Bir de bu grup üyeleri bunca yıl bu gizemli yaşananlar hakkında birbirleriyle hiç konuşmamış da şimdi bir belgesel dâhilinde bunu tek tek paylaşıyorlar görünüyor. Bunu da kurguda gerçekçiliği sekteye uğratan bir eksi olarak yazıyorum.

Benim için hayal kırıklığıydı; daha çok genç okurlara veya 70’ler müzik kültürünü sevenlere hitap edebilir. Sadece, müzik ve gotik atmosferin birleşimi ilginç bir deneme diyebilirim. Klasik perili ev beklentisiyle okuyanlar tatmin olmayabilir, ama folk-rock ve nostaljik belgesel tarzı sevenler için farklı bir deneyim olabilir. Sonuç olarak, korku edebiyatında derinlik arayanlara değil, müzik ve gençlik hikâyeleriyle harmanlanmış gotik atmosferi merak edenlere tavsiye edilebilir. İşin ustalarını okuduysanız hiç zamanınızı boşa harcamayın, türe yeni başladıysanız bile bir sürü başka kitap var öncelikle okunması gereken.

Yorumlar

SİZİN İÇİN ÖNERİLEN DİĞER İNCELEMELER