KİTAP TANITIMLARIM 268.

“KARA ÖRÜMCEK” (Die schwarze Spinne) – Jeremias Gotthelf, İthaki Y., 100 s., 2. Baskı, 2020.

 

İthaki, “Karanlık Kitaplık” dizisine devam ediyorum. Bundan önce bu diziden tanıttığım son birkaç kitap, modern/çağdaş örneklerdi.  Bu kitap ise bir klasik gotik korku ama alegorik. Asıl adı Albert Bitzius olan İsviçreli yazar, 1797-1854 arası yaşamış bir din adamıymış. Bu novellanın didaktik, ahlaki-dini bir mesajı var zaten. İsviçre kırsalında köylülerin şeytani bir anlaşma sonucu uğradıkları felaket, toplumsal ve dini (Hristiyanlık) bağlamda işleniyor. Araknofobiniz varsa korkunç anlara hazır olun. Klasik korku eserlerinde sık işlenen şeytanla anlaşma mitinin bir versiyonu diyebiliriz, şeytanın örümcek(ler) suretinde saldırması! Devasa tek bir örümcek beklerken örümcek sürüleriyle karşılaştım, fena…

Tanrının gazabı meselesi aslında. Ona karşı gelerek şeytanla anlaşmanın bedelini gösteriyor. Ana hikâye bir çerçeve anlatı. Kitap önce bir vaftiz töreni sırasında başlıyor. Köydeki büyükbaba, davetlilere geçmişten ibretlik bir öykü anlatıyor; kara örümceğin öyküsü…  Bu anlatı, köylülerin zalim bir derebeyin taleplerini karşılamak için şeytanla yaptıkları anlaşmayı ve bunun sonucunda ortaya çıkan korkunç olayları içeriyor işte dediğim gibi. Yazar, halk söylencelerini ve dini öğeleri birleştirerek, kötülüğün toplumsal düzeni nasıl tehdit ettiğini göstermiş. Çaresizlik, feodal düzenin baskısı, dini inançların toplumsal yaşamı nasıl şekillendirdiği ve günahın bedeli gibi temalar görüyoruz. Ayrıca aile, kadın-erkek, toplum bağlamları var ve hikâyeyi ataerkillik/cinsiyetçilik gözlüğüyle okumak kesinlikle mümkün [kadın = günahkâr, suçlu (cadı)].  Zira klasik ev hanımı modunda olmayan, diğerlerinden farklı olan bir kadın yapıyor şeytanla anlaşmayı. İlginç olan ise adının Christine olması (Christ: İsa). Sondaki kahraman ise erkek ve adı Christen… Şeytan olduğunu bilmedikleri yabancı, köylülere yardım eli uzatması karşılığında bir şey istemektedir (Spoiler bölümüne bakınız). Köylüler bu dehşet teklifi kabul edemezken Christine yabancıyı kandıracağını düşünerek anlaşmayı kabul ederek tuzağa düşer: Şeytan, yanağına bir öpücük kondurur. İlerde şeytanın istediğini köylüler vermeyince Christine’in yanağından ne çıkar sizce? Kitabın kapağına bakınız…

Klasik-soğuk bir üslup var. Korku, doğaüstü öğeler ve kasvetli köy yaşamı betimlemeleriyle güçlü bir gotik etki yaratıyor. Horace Walpole ve E.T.A. Hoffmann üslubuna benzettim. Uzun tasvirlerle dolu gotik-romantik bölümler var.  Tanrı ve şeytan korkusunun dönüşümlü olarak birbirini beslemesi özellikle Hoffmanvari. Kitap aslında 88 sayfa, son 12 sayfasında Yankı Enki’den güzel bir yazı var kitap hakkında. Bu kısımda ve kitabın arka kapağında yazarı/novellayı Poe ve Lovecraft’a benzetmişler. Pek katılmıyorum. Poe’nun çağdaşı olması ve kadınlık temasındaki bazı paralellikler dışında iki yazarın ortak bir noktasını görmüyorum. Poe’daki duygusal romantizm burada yok, doğa betimlemeleri temelinde bir romantizm benzerliğinden belki söz edilebilir. Poe’daki psikolojik gerilim, delilik, hezeyan burada pek yok, klasik ve daha tutucu korku var burada. Poe’daki edebi, felsefi göndermelerle dolu, öykünün tarihsel gelişimine katkı sağlayan ve sıcak bir dil-üslup burada yok, klasik ve soğuk, dediğim gibi. Lovecraft’a ise bilinmeyenin korkusu ve bir olağanüstü canavarla mücadele açısından benzetilebilir ama Lovecraft’ın hiçbir öyküsünde şeytan ya da dini bir gönderme hatırlamıyorum. Kozmik yaratıklar, insanın evrendeki acizliği var onda. Neyse burayı uzatırım daha fazla ama ayrı bir yazı konusuna dönüşecek. Biz şimdi isteyenler için hikâyenin detaylarını aktaralım:

 

DİKKAT! SPOILER BAŞLANGICI!

Kitap, uzun doğa tasvirlerinin ardından bir çiftlikte düzenlenen vaftiz töreniyle başlıyor. Gayet aydınlık, mutlu, doğal bir taşra ortamı var. Evin yeni yapılmış olmasına rağmen içine eski, siyah bir direğin yerleştirilmiş olması vaftiz anasının dikkatini çekiyor. Direğin içinde ne var? Bu soru üzerine ailenin yaşlı dedesi, herkese direğin hikâyesini anlatmaya başlıyor ve asıl hikâye başlıyor burada. Hikayenin atmosferi böylece kararıyor ve ilk kısımlara kontrast şekilde tekinsizlik başlıyor.

Büyükbaba, birkaç yüzyıl önce köyün Hans von Stoffeln adında bir Töton Şövalyesi tarafından yönetildiğini ve köylüleri çok çalıştırdığını anlatır. Sert ve saldırgan bir adam olan Von Stoffeln, serflerinin vergi yükümlülüklerini acımasızca tahsil edermiş. Köylüler ondan korkarmış, kimse karşı koyamazmış. Yönetimine yönelik herhangi bir eleştiri, o kadar sert bir misillemeye yol açarmış ki, çiftçiler onun iradesine boyun eğerlermiş. Von Stoffeln giderek daha gülünç işler talep etmiş; bunların sonuncusu, arazisinde gölgeli bir yol oluşturmak için uzaktaki bir dağdan ağaç diktirmekmiş. Bu işin o kadar kısa sürede yapılmasını istemiş ki, köylüler kendi hasatlarını terk etmeden ve aç kalmadan asla tamamlayamazlarmış. Bu vahim anda, Şeytan, vahşi bir avcı kılığında, ağaç dikme konusunda yardım teklif ediyor. Karşılığında vaftiz edilmemiş bir çocuk istiyor. Köylüler önce bu teklifi reddediyor. Ancak, Konstanz Gölü yakınlarındaki Lindau'dan vadiye gelen bir çiftçinin karısı olan Christine, köylülere yapılan kötü muameleye karşı ve von Stoffeln'in dayattığı tüm akıl almaz taleplerin sona ermesini istiyor. İlk başta reddedildikten sonra, projelerinde her şey ters gitmeye başlamış. Sonunda Christine, her çocuğu doğduktan hemen sonra vaftiz ederek bu anlaşmadan kurtulabileceklerine inanarak çiftçileri anlaşmayı kabul etmeye ikna ediyor. Şeytanın anlaşması, avcının Christine'in yanağına bir öpücük kondurmasıyla mühürleniyor. Şeytan, ödemesini garanti altına almak için şeytani güçlerini kullanarak öpücüğe bir lanet yerleştirmiş. Anlaşmadan sonra, ağaçları taşıma işi aniden çok kolaylaşıyor ve hızla tamamlanıyor. İlk çocuk doğduğunda, papaz kızı hemen vaftiz ederek onu kurtarıyor. Ancak Christine kısa süre sonra, avcının öptüğü yerde yanağında yanma hissediyor. Yüzünde siyah bir iz beliriyor ve bu iz siyah bir örümcek şeklini alıyor. İkinci çocuk vaftiz edildikten sonra, bir fırtına kopuyor ve Christine'in yüzündeki büyülü işaretten zehirli küçük örümceklerden oluşan bir sürü çıkarak köye yayılıyor ve ahırlardaki sığırları öldürüyorlar. Böylece Şeytan herkese sözleşmesini hatırlatıyor. Christine ve köylüler mecburen üçüncü yeni doğan bebeği kurban etmeye karar veriyorlar ve sığırlarındaki hastalık sona eriyor. Doğum günü, Christine bebeği şeytana vermek için çalmaya çalışıyor, ancak rahip onu bir dua ile uzaklaştırıyor. Üzerine kutsal su serpilen Christine, şeytani bir örümceğe dönüşüyor ve köyünden kaçmadan önce rahibi öldürüyor. Vadide terör estirmeye başlıyor, köylüleri ve hayvanları, von Stoffeln ve tüm çevresi de dâhil olmak üzere öldürüyor. Bir gece, Christine'in kurbanlarından birinin annesi örümceği yakalıyor, hazırladığı bir pencere direğindeki deliğe sokuyor ve deliği tıkıyor. Kadın, kendisi örümceğe dokunduğu için hemen akabinde ölüyor ama vadiye huzur geri dönüyor. Büyükbaba hikâyesini bitirdikten sonra, evden korkmaya başlayan konuklar isteksizce yemek odasına dönüyorlar. Bu nedenle büyükbaba hikâyeyi tamamlamak zorunda hissediyor.

İkinci iç hikâye, yıllarca vadi sakinlerinin Tanrı'ya karşı yeni bir saygıyla hayatlarına devam ettikleri fakat zamanla birçoğunun dinsiz davranışlara yöneldiği bilgisiyle başlıyor. Sonunda, kötü niyetli bir çiftlik işçisi örümceği serbest bırakıyor ve örümcek yine köydeki neredeyse herkesi öldürüyor. Bir sonraki doğumda, örümceği serbest bırakan çiftlik işçisinin efendisi Christen, çocuğu Şeytan'ın pençelerinden kurtaran kişi oluyor. Örümceği yakalayıp eski hapishanesine geri gönderiyor. Bu hizmetin bedelini hayatıyla ödüyor o da. Bir kez daha, vadide barış ve Tanrı'ya saygı devam ediyor. Çiftlik evi birkaç kez yeniden inşa edilmesine rağmen, direk her zaman yerine geri konulmuş, böylece köylüler eski kutsamalarını koruyabilmiş. En son ev inşa edildiğinde, büyükbaba eski pencere direğini eve entegre etmiş. Hikâyesini bu notla bitiriyor ve vaftiz kutlaması o gece geç saatlere kadar neşeyle devam ediyor. Roman, Tanrı'nın her şeyi gözetlediğine dair bir mesajla sona eriyor.

SPOILER SONU!

 

Yazıldığı dönemde pek dikkat çekmemiş, değeri sonradan anlaşılmış eserin. Elias Canetti’de iz bırakmış, Thomas Mann’ın en sevdiği romanmış. Lovecraft ve “Weird Tales” yazarlarının da etkilendiği belirtiliyor. Operalara ve 1921, 1983 ve 2022 yapımı aynı adlı filmlere de uyarlanmış. Cinsiyet normları ve tanrı-şeytan korkusu aşılama meselesi benim için olumsuz kısımlar, bunları göz ardı edersek tüm klasik korku sevenlerin kitaplıklarında olması gerekir diye düşünüyorum. Yazıldığı dönemi ve yazanın da bin din adamı olduğunu düşünürsek bu durum da anlaşılabilir tabii. Nedense Tanrı da dinden sapılmasa, şeytana uyulmasa bile köylülerin yönetim altında ezilmesine müdahale etmiyor…

Yorumlar

SİZİN İÇİN ÖNERİLEN DİĞER İNCELEMELER