KİTAP TANITIMLARIM 271.
“BİZ HEP ŞATODA YAŞADIK” (We Have Always Lived in the Castle) – Shirley Jackson, Siren Y., 179 s., 4. Baskı, 2021.
“Adım Mary Katherine Blackwood. On sekiz yaşındayım ve ablam Constance’la birlikte yaşıyorum. Azıcık şanslı olsaydım dünyaya kurtadam olarak geleceğimi düşünmüşümdür hep, çünkü her iki elimin orta ve yüzükparmağı aynı uzunlukta, ne var ki kendimi olduğum gibi kabullenmek zorunda kaldım. Yıkanmayı, gürültüyü ve köpekleri sevmiyorum. Ablam Constance’ı, Richard Plantagenet’ı ve köygöçüren mantarı Amanita phalloides’i seviyorum. Ailemdeki diğer herkes öldü.”
Güzel bir giriş! Okuduğum kitaplar arasında girişlerini çok beğendiklerim nadirdir. Yazarın daha önce okuyup tanıttığım meşhur eseri, “Tepedeki Ev” gibi, burada da açılış paragrafı, okuru hemen içine çekiyor. Ayrıca kitapla ilgili birçok ipucunu az sayıda cümlede barındırıyor. Kısa adı Merricat olan anlatıcının ağzından yazılmış bu kısa roman. Adının kısa hali de uzunu da oldukça fonetik ve akılda kalıcı. Paragraf, Merricat’in tuhaf ve güvenilmez olduğunu baştan hissettiriyor. Romanın gizemini hemen kuruyor. Bitkilerle ilgili teknik bilgi, fantastik bir zihin ve izole yaşam tercih eden karakteri hemen açığa veriyor. Romanda bunlar önemli yapılar.
Shirley Jackson (1916–1965), Amerikan edebiyatında tekinsiz atmosferleriyle öne çıkan, güney gotik türünün en güçlü kalemlerinden birisi. Özellikle sıradan hayatın içindeki gizem ve korkuyu ortaya çıkarma yeteneğiyle tanınıyor. Jackson’ın kendi yaşamı da sosyal kaygılar, ev içi yalnızlık ve toplumla çatışma ile örülüymüş. Cadılığa varan suçlamalara maruz kalmış. “Tepedeki Ev” romanını tanıtımımda da bahsettim yazar hakkında biraz daha detaydan. Yazarın kişisel deneyimlerinin bu romanda yankılandığını düşünüyorum. Zaten son romanıymış (1962’de yazmış) ve bazı psikolojik sorunlarla mücadele halindeymiş.
Bu romanın olay örgüsü sade ama karakterlerin duygu ve düşünce dünyası yoğun. Kitap, Güney Gotik atmosferiyle örülmüş bir aile trajedisini, toplumdan izole yaşayan karakterlerin dünyasını, toplumsal şiddetin sıradanlığıyla harmanlayarak okura sunuyor. İlla tarz etiketlemesi yapacaksam; gizem, dram, tuhaf kurgu diyebilirim. Arka planda psikolojik gerilim var ama korku dozu aramayın. Özel ve güzel bir roman bence. Bir kere kolayca giriyorsunuz kitaba. Gerçekçiliği veriyor yazar. Karakter yaratımı çok başarılı, onları da hemen benimsiyorsunuz. Ben genelde dile, üsluba önem veririm okur olarak, bilirsiniz. Bu illa ki şairane, yoğun, ağır bir dili aradığım anlamına gelmiyor. Jackson, sade bir dil tercih ediyor, okuması kolay. Ama anlatıcılığı ustaca. İşte bunu her yazar başaramıyor, bazılarında bu yetersizlik olarak görünüyor. Jackson’ın dili sade ama yoğun; karakterlerin iç dünyasını ve kasabanın tekinsizliğini güçlü biçimde aktarabiliyor. Yazarın anlatı yeteneği, okuru romanın içine çekiyor ve karakterlerin dünyasında tutuyor.
Aslında iki ana karakter var: Merricat ve ablası Constance. Bir de onlarla yaşayan hasta amcaları Julian. Geri kalan aile fertleri yakın geçmişte vahim bir olayda ölmüş (Spoiler kısmına bakınız). Bunun dışında eve sonradan gelecek olan kuzenleri Charles ve kasabadan birkaç yan karakter var. Aslında kasaba halkının kendisi bir karakter: kitle psikolojisi taşıyan toplum… Daha ilk satırlarda sıradan bir kasaba yaşamının altındaki karanlık damarları görmeye başlıyoruz. Zaten gotik dediysek öyle hayaletler, periler, vampirler, ormanlar falan yok. Amerikalı beyazların yerel köklü bir masal/mit birikiminden söz etmek zor; bunlar Avrupalı atalarında var. Çağdaş Amerikan gotiğinde daha tekinsiz zihin ve tekinsiz davranışlar, toplumsal çatışmalar görürüz. Burada Jackson’ın anlatıcı tercihi, romanın atmosferini belirleyen en önemli unsurlardan biri. Merricat’in zihninden aktarılan olaylar, gerçek ile hayal arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor. Perili evlerden uzak durur insanlar. Orası tekinsiz, dışarısı güvenlidir. Bu romanda ise güvenli alan, yaşanılan büyük ev. Tekinsiz olarak yansıtılan, dışarısı: kasaba halkı. Kasabadan uzak ve tek bir giriş-çıkış yolu olan bu ev de adeta perili ev ama içinde periler yerine insanlar yaşıyor. Sanki yaşayan hayalet gibiler yani Blackwood’lar. Geçmişteki olayın suçlusu olarak görülmeleri ve uzak-kendi halinde tuhaf karakterleri onları kasaba halkının gözünde, uzak durulmaları gereken tekinsiz, kötü insanlar yapıyor. Bu anlamda romanda, dünyanın kötülüğü içinde kendi küçük mutluluk bahçesini kurmaya çalışanlar, dışlanmışlar, farklılar, içe dönükler, asosyaller vb. kendilerinden çok şey bulacak. Dolayısıyla ben de kendimden bir şeyler buldum, bu hissi sevdim.
Jackson’ın da hayatındaki kırılganlıklar, özellikle toplumla kurduğu mesafeli ilişki, romanın karakterlerine yansımış gibi. Constance ve Merricat benzer karakterler gibi görünse de kritik farklar var. Genellikle bu ikisinin agorafobik olduğu dile getiriliyor roman hakkında araştırdığımda. 28 yaşındaki Constance öyle, agorafobi ile tanımlanabilecek bir içe kapanış sergiliyor. Evden, bahçe dışında asla çıkmıyor. Burada huzurlu görünüyor. Evde yemek ve temizlik yapan tek kişi ve amcasına da bakıyor. Mutfakta kurduğu düzen kaybedilen anne imgesinin sağaltımı gibi. Onun şefkatli ve düzen kurucu kişiliği, evin içinde güvenli bir alan yaratıyor. Ancak anlatıcı Merricat daha farklı ve karışık. Bir kere agorafobik değil anti sosyal tanımı daha uygun onun için. Çünkü arada bir kasabaya gidip gelen birisi, yani evden çıkıyor. Bir iki insan da var konuştuğu. Fakat onun düşüncelerinde dış dünyaya öfke ve nefret yaklaşımı var. Ayrıca obsesif özellikler de sergiliyor. Bitkilere, doğaya, aile kedisi Jonas’a (giriş paragrafında köpeklerden nefret ettiğini hatırlayın, sevdiklerine karşı tehditlere düşman) ve özellikle ablasına takıntılı bir sevgisi, ilgisi var. Kendi küçük mutluluk bahçesini inşa etmeye çalışıyor ama dışarıdan sızan yabancılar huzurunu kaçırıyor. Ek olarak büyüsel düşünceleri ve ritüelleri var; bunlar da onun dünyayı kontrol etme çabasının bir yansıması. Ailesini tehlikeden uzak tutmak için hatıra eşyaları gömmek ve ağaçlara çivi çakmak gibi ritüeller uyguluyor.
Temaları da sıralayalım: ötekileştirme, şiddetin sıradanlığı, güvenli alanı koruma içgüdüsü, yaşamın kendine ait olması için nelerin göze alınabileceği, kitle psikolojisi, düşmanlık, takıntılı sevgi ve bağlılık… Şimdi, isteyenler için ayrıntısıyla anlatalım kitabı:
DİKKAT’ SPOILER BAŞLANGICI!
Mary Katherine "Merricat" Blackwood, ablası Constance ve hasta amcası Julian ile birlikte, yakındaki kasabanın dışında, geniş bir arazi üzerindeki büyük bir evde yaşamaktalar. Constance altı yıldır evden çıkmamış, sadece büyük bahçesine gidiyor. Tekerlekli sandalye kullanan amca Julian, Constance ona bakarken, anılarını yazmak için takıntılı bir şekilde notlar yazıp yeniden yazmakta. Kasaba halkı ise bu aileye karşı düşmanca bir tavır içinde; geçmişte yaşanan zehirlenme olayı yüzünden onları suçluyorlar.
Altı yıl önce, Constance ve Merricat'ın ebeveynleri John ve Ellen, teyzeleri Dorothy ve küçük kardeşleri Thomas, ailenin şeker kabına karıştırılan ve akşam yemeğinde böğürtlenlerin üzerine serpilen arsenikle zehirlenerek ölmüşler. Julian da zehirlenmiş, ancak hayatta kalmış. Merricat o sırada orada değilmiş, çünkü ceza olarak akşam yemeği yemeden yatağa gönderilmiş. Masada böğürtlenlerine şeker serpmeyen tek kişi olan Constance, cinayetle suçlanarak tutuklanmış, ancak delil yetersizliğinden beraat etmiş. Köy halkı, Constance'ın cinayetten kurtulduğuna inanarak aileyi dışlamış.
Geride kalan üç Blackwood, o zamandan beri yalnızlıklarına alışmış, sessiz ve mutlu bir hayat sürmekteler. Merricat, ailenin dış dünyayla tek bağlantısı. Haftada iki kez köye gidip eve yiyecek ve kitaplar getirir. Bu yolculuklarda köylülerin düşmanlığıyla doğrudan karşı karşıya kalır ve sık sık çocuk grupları tarafından zehirli şekerle ilgili suçlayıcı bir tekerlemeyle alay edilir. Merricat, kız kardeşini korur ve evin etrafında sınırlar oluşturduğuna inandığı sempati büyüsü uygular. Constance ise evden çıkmaz, agorafobiye varan bir içe kapanışla mutfakta düzen kurar.
Merricat, tehlikeli bir değişimin yaklaştığını hisseder, ancak Constance'ı uyarmadan önce, ayrı düşmüş kuzenleri Charles ziyarete gelir ve eve kabul edilir. Charles, Constance'a yakınlaşmaya ve güvenini kazanmaya başlar. Charles, Merricat'ın düşmanlığının farkındadır ve ona karşı giderek daha kaba davranır ve Julian'ın zayıflıklarına karşı sabırsızlanır. Charles, kız kardeşlerin babalarının kasasında sakladıkları paraya sık sık atıfta bulunur ve yavaş yavaş Constance ile bir tür ittifak kurarak onu evden ayrılmaya teşvik eder. Merricat, Charles'ı bir tehdit olarak algılar ve onu evden uzaklaştırmak için çeşitli büyülü ve diğer yıkıcı yöntemler dener. Amca Julian, Charles'tan giderek daha fazla tiksinir ve Charles'ın Blackwood'ların serveti için oraya geldiğinden şüphelenir.
Bir akşam yemeğinden önce, Constance Merricat'i ellerini yıkaması için yukarı gönderdiğinde, Merricat öfke nöbetiyle Charles'ın piposunu gazete dolu bir çöp kutusuna iter. Bu, ailenin evinin üst katını saran büyük bir yangına neden olur. Köylüler gelir ve yangını söndürmeye yardım ederler, ancak daha sonra Blackwood'lara karşı uzun zamandır bastırdıkları düşmanlıklarını evi tahrip edip yağmalayarak ortaya çıkarırlar. Bu toplumsal şiddet sahnesi, romanın en çarpıcı bölümlerinden biridir: sıradan insanlar, nefretle birleştiğinde korkunç bir kalabalığa dönüşür.
Dışarıya çıkmak zorunda kalan Merricat ve Constance, köylüler tarafından tehdit edildikten sonra ormana kaçarlar; Julian ise yangın sırasında kalp yetmezliğinden ölür ve Charles aileyi güvenli bir yere götürmeye çalışır. O gece, Merricat ve Constance, Merricat'ın saklanma yeri haline getirdiği bir ağacın altında saklanırlar. Ertesi gün, Constance, aileyi zehirleyenin Merricat olduğunu her zaman bildiğini itiraf eder. Merricat, Constance'ın şeker tüketmeyeceğini bildiği için zehri şeker kabına koyduğunu söyleyerek suçu hemen kabul eder.
Yıkılmış evlerine döndüklerinde, Constance ve Merricat, eşyalarının kalanını kurtarmaya, kullanılamayacak kadar hasar görmüş odaları kapatmaya ve kendilerine kalan küçük alanda yeni bir hayata başlamaya girişirler. Çatısız kalan ev, "kuleli ve gökyüzüne açık" bir kaleye benzemektedir. Constance ve Merricat, zamanlarının çoğunu, evi kaplayan sarmaşıkların gizlediği gözetleme deliklerinden dış dünyayı izleyerek geçirirler. Yaptıklarından pişmanlık duyan köylüler, ev hakkında halk hikâyelerine benzer öyküler geliştirirken, kapılarına yiyecek bırakmaya başlarlar. Charles, bir gazeteci eşliğinde, Constance ile yeniden tanışmak için bir kez daha geri döner, ancak Constance onu görmezden gelir. Kız kardeşler, dünyanın geri kalanı tarafından görülmeden, yalnız kalmayı tercih ederler. Artık ev, içinde hayaletler değil gerçek insanların yaşadığı bir perili ev gibidir. Kasaba halkı onları tamamen dışlamış, ama aynı zamanda korkuyla karışık bir saygı duymaya başlamıştır. İnsanlar artık eve yaklaşmaz, kız kardeşler kendi dünyalarında yaşamayı sürdürür.
Constance ve Merricat, birbirlerine olan sevgiyi korumak için her şeyi göze alır. Dış dünyadan tamamen kopmuş, kendi küçük mutluluk bahçelerini yeniden kurmuşlardır. Bu bahçe, sevgiye sahip çıkmanın ve dış dünyanın şiddetinden korunmanın sembolüdür.
SPOILER SONU!
İşte böyle. Bazı romanlar aksiyonla, olaylarla doluyken bazıları böyle derinliklidir. Durgun sular derin akar. Binlerce sayfa daha olsa zevkle okurdum, Merricat ve Constance ile tüm günlerini paylaşırdım. Onlarla yaşadım adeta. Özel ve etkili bir roman okumak isteyenlere; psikolojik gerilim, gizem, dram sevenlere; asosyal, anti sosyal, agorafobiklere; obsesif derecede sevgi ve bağlılığa, huzura önem verenlere öneririm. Birkaç kez tiyatroya ve 2018’de filme de uyarlanmış.

Yorumlar
Yorum Gönder