KİTAP TANITIMLARIM 278.

“KÜÇÜK KARANLIK ÖYKÜLER-1” – Kolektif, Laputa Y., 104 s., 1. Baskı, 2023.

 

Laputa Kitap’tan bir kısa tekinsiz öyküler derlemesi. Yayınevinin daha önce okuyup tanıttığım, “Küçük Karanlık Kitaplar” isimli bir serisi vardı, ismini ona benzettim ama 1 dendiğine göre bu yeni başlayan ve devamını gelmesini beklediğim seride farklı yazarlardan derleme yapılmış (diğer seri tek yazar öyküleriydi yanlış hatırlamıyorsam). Ülkemizde bu tarz öykü kitaplarında sıkça kullanıldığı gibi yine “Karanlık” kelimesi başlığa yerleştirilmiş (Stephen King öykü kitaplarında var bir de bu). Ancak, bu sadece başlıkta kalmamış, tüm kitaba yayılmış. Mürekkebe (yoksa kartuş mu, neyse) acımamışlar; sayfalar siyah, yazılar beyaz. Bunu okurken birden beyaz bir sayfaya ya da ekrana bakarsanız gözler bir afallıyor. Kurukafalar, örümcekler (ve ağları) vb. illüstrasyonlarla da süslenmiş sayfalar. Ön kapağa da Gustave Dore’nin, Mahşerin Dördüncü Atlısını tasvir eden, 1865 tarihli meşhur “Death on the Pale Horse (Solgun At Üzerindeki Ölüm)” oymasının görseli yerleştirilmiş.

Yanlışım yoksa tümü ABD ve Britanya ülkelerinden 14 yazardan birer çok kısa öykü yer alıyor kitapta. Pülp öyküler de var, edebi örnekler de. Weird Tales tayfasından bazı yazarlar da var büyük isimler de. Korku, gerilim-gizem tarzında öyküler. Hayaletler, kozmik canlılar, hayvan saldırıları, fobiler, aynada beliren varlıklar, yeşil bir elbiseyle görünen tanrı, savaşta gelen ilahi yardım, gizemli nesneler, asla girilmemesi gereken ölümcül yerler vs. okuyucuyu bekliyor bu karanlık sayfalarda. Girişte yazarlara dair çok kısa ifadelerin olduğu bir sayfa var, hoşuma gitti. Örneğin; Algernon Blackwood: Söğütlerden gelen korkunun sesi; M. R. James: Hayaletlerin Efendisi…

Yazar ve öykü listesini vereyim:

“Ay Işığı Sonatı” – Alexander Wollcott

“Görünmez Canavar” – H. P. Lovecraft

“Sır” – Algernon Blackwood

“Ağustos Sıcağı” – W. F. Harvey

“Okçular” – Arthur Machen

“Bir Okul Öyküsü” – M. R. James

“Korkunç Ölüm Yeri” – Anthony M. Rud

“Köpüklü Kuyu Yolu” – Rudyard Kipling

“Batıl İnançlı Adamın Öyküsü” – Thomas Hardy

“Yılancı” – Farnsworth Wright

“Yeşil Elbise” – Robert Hugh Benson

“Philip Westerly’nin Günlüğü” – Paul Compton

“Bir Yaz Gecesi” – Ambrose Bierce

“Perili Ev” – Virginia Woolf

Bu arada ön kapakta 9 yazarın ismi verilip “ve diğerleri” denmiş ama o dokuzun içinde yer alan “Harold Ward”ın kitapta öyküsü bulunmuyor.  Hemen dikkatimi Lovecraft’ın öyküsü çekti. Zira tüm kurgu öykülerini okuduğumu düşünüyor ama “      Görünmez Canavar” adında bir öyküsünü hatırlamıyordum. Kitapta da belirtildiği gibi sonradan “Martin Kumsalı’ndaki Dehşet” adıyla “Weird Tales” dergisinde yayımlanmış. Ben de o adda okumuştum daha önce. Adı geçen kumsalda denizden çıkan bir kozmik yaratığın saçtığı dehşet anlatılıyor. Yazarın kozmik korku ve canavarlarının, daha da alt kategoriye inersek denizden gelen dehşet temalarının bir örneği. Lovecraft’ı bu tek öyküyle değerlendirmek doğru olmaz, bütüncül yapmak lazım bunu. Böyle bir değerlendirmem için: H. P. Lovecraft

Diğer öykülere devam etmeden spoiler konusunda uyarayım. Zira bu kısa öyküleri anlatırken spoiler içeren ve içermeyen kısımları ayıramayacağım. Ona göre okuyunuz lütfen.

Kitaptaki en korkunç öykü, Beethoven’ın meşhur eseriyle aynı adı taşıyan, ilk öykü “Ay Işığı Sonatı”. Çok başarılı bir korku öyküsü. Yalnızca üç buçuk sayfa uzunluğundaki öyküde Poe stili bir estetik, karanlık-klostrofobik bir atmosfer, dehşetli görüntüler ve vurucu bir final var. Bu yazarı ilk defa okuyorum.  Sanırım isminde bir “o” harfi daha olması gereken ABD’li Alexander Woollcott (1887-1943); eleştirmen, radyo yayıncısı ve bazı dergilere öykü yazan birisiymiş. Özellikle 1920 ve 30’larda popüler bir figürmüş. İlk olarak 1931’de “The New Yorker” adlı dergide yayımlanmış olan öykü, bir taşra malikânesinde geçen bir nevi hayalet öyküsü. Gece uyanıp karanlık odada görülen dehşet bir görüntü, odak noktası. Bu anı dondurup korkunç bir tablo yapılabilir. Görüntüdeki korkuncun estetiği bambaşka… Şok edici keşif ve vurucu son da cabası…  

Tanıtımlarımı takip edenler şu isimleri de iyi bilecektir: Algernon Blackwood, Arthur Machen ve M. R. James. Karanlık betimlemelerin, eko-gotik atmosferin ustası İngiliz Blackwood’un “Sır” adlı öyküsü, okuduğum diğer işlerinin yanında sönük kaldı ama bir fikir ve durum öyküsü diyebilirim. Korku-gerilimden ziyade gizem, hatta hayatın büyük gizemini alt metinlere yerleştiren öyküde bir restoranda iki kişinin diyaloğunu okuyoruz. Sır olarak kalması istenen bir tiyatro senaryosu konuşmanın konusu. Buradan aslında hayatın gizli yazılmış bir senaryo olduğu ve özgür iradenin olmadığı gibi deterministtik bir çıkarım fikri yakalanabilir.

Korkunç hayalet öykülerinin ustası diğer bir İngiliz M. R. James ise “Bir Okul Öyküsü”nde; geçmişte işlenen gizli bir cinayetin ve vicdan azabının ürpertici bir intikam hikâyesini anlatıyor. Hikâye, bir öğretmenin öğrencilerinin ödevleri aracılığıyla geçmişiyle yüzleşmesini ve doğaüstü bir intikama kurban gitmesini konu alıyor. Finalde bir kuyu, cinayetin kanıtlarını ortaya çıkarıyor. Bu yazarın da çok daha iyi öyküleri var aslında.

Mistik Galli yazar Arthur Machen ise “Okçular”da fantastik bir savaş sahnesini aktarıyor. Çok az sayıda İngiliz askeri, mühimmatı ve topçusu, kendilerinden kat kat üstün olan binlerce kişilik Alman ordusu karşısında ağır bir bozguna uğramak üzeredir. İngiliz siperleri bombalarla yerle bir edilmekte, askerler kaçınılmaz bir ölümle yüzleşmektedir. Bir askerin ilahi çağrısıyla gelen hayalet okçular görünmez oklarla Almanları bozguna uğratır. Öykünün kendisinden çok, yarattığı etki ilginç aslında. I. Dünya Savaşı'nın hemen başında Londra merkezli bir gazetede yayımlanan bu kısa öykü, kısa sürede İngiltere'de gerçek bir şehir efsanesine dönüşmüş. Machen bu öyküyü tamamen kurgusal bir propaganda/moral hikâyesi olarak yazmış. Ancak dönemin savaş psikolojisi içindeki İngiliz halkı ve cephedeki bazı askerler, gazetedeki bu metni gerçek bir cephe raporu ve yaşanmış bir mucize olarak kabul etmişler. Hikâye kulaktan kulağa yayıldıkça gökyüzünde İngiliz askerlerini koruyan kanatlı meleklerin görüldüğü iddia edilen ünlü "Mons Melekleri" efsanesine dönüşmüş. Yazar, sonraki yıllarda bu hikâyenin tamamen kendi hayal ürünü olduğunu, ortada hiçbir melek veya hayalet olmadığını defalarca açıklamaya çalıştıysa da halkı buna inandıramamış; insanlar bu efsaneyi gerçeğe tercih etmişler. Anlayacağınız kurgusal bir metin, kitle psikolojisiyle ulusal bir mite dönüşmüş. H. G. Wells’in “Dünyalar Savaşı” gibi…

İlk kez okuduğum yazarlardan W. F. Harvey (1885-1937), İngiliz’miş ve kısa korku öyküleriyle biliniyormuş. En ünlü öykülerinden birisiymiş bu kitaptaki “Ağustos Sıcağı”.  Bu da bir gizem öyküsü, kehanet ve kader teması işleniyor. Bir ressamın sebepsiz yere çizdiği bir resmin o günün akşamında gerçekleşmesi ve kaçınılmaz bir cinayeti anlatıyor.

Viktorya Çağı tekinsiz üstatlarından, yine Amerika pülp korkuculara geçelim. Meşhur “Weird Tales” dergisi yazarlarından ve editörlerinden Anthony M. Rud (1893-1942), “Korkunç Ölüm Yeri”nde araknofobiklerin asla sonunu getiremeyeceği bir dehşeti anlatıyor. “Weird Tales”in Şubat 1934 sayısında yayımlanmış öykü yeraltının derinliklerinde gizli bir hazinenin peşine düşen iki maceracının yaşadığı dehşeti anlatıyor. Bu gizli bölge aslında devasa boyutlarda, ölümcül ve zehirli binlerce tarantula/örümcek sürüsünün istilası altında. İnsanın zenginlik hırsı uğruna dosta ihaneti temasıyla, yazarın biyolojik bilgilerini kullanarak yaratık kurgularıyla harmanladığı dehşet bir hikâye. Üstelik aslında bu yaşananlar uzun yıllar sonra başkasına anlatılmakta ve öykünün ekstra bir sonu var bilinçaltı korkular ve rüyalarla bağlantılı.

Kitaptaki sırayı bozuyorum ama bir öncekine benzeyen diğer bir hayvan dehşeti öyküsü, yine ilk kez okuduğum ve yine “Weird Tales” editörlerinden olan yazar Farnsworth Wright’ın (1888-1940) “Yılancı”sı.  Bir parantez, bu editörün keşfedip kariyerlerini inşa etmelerinde büyük katkısı olduğu şu isimlere bakın: Lovecraft, Robert E. Howard, Robert Block, Clark Ashton Smith.  “Yılancı”, “Weird Tales”in daha ikinci sayısında (Nisan1923) yayımlanmış. Burada da bir hayvan saldırısı var, yılanlara fobisi olanlar için sıkıntılı okuma olabilir. Ancak farklı olarak burada hayvanlar bir intikam aracı olarak kullanılıyor. İnsan ruhunun karanlık yanları temasını işleyen öykü, iki düşmanını bir kulübede korkunç bir ölüme mahkûm eden bir adama odaklanıyor. Çıngıraklı yılanların sadist bir intikam aracı olarak kullanıldığı öyküde yine ekstra bir son var, plan ters tepiyor…

Yine atlayarak gideceğim zira “Weird Tales” tayfasından kitaptaki son yazar olan Paul Compton’dan da burada söz etmek mantıklı olacak. Bu yazar tam bir muamma. Çok az sayıda eser vermiş. Bilindik bir tane ünlü öyküsü varmış, o da işte bu kitaptaki “Philip Westerly’nin Günlüğü”. “Weird Tales”in Ağustos-Eylül 1936 tarihli sayısında yayımlanmış. Psikolojik gerilim, gizem… İnsan zihninin karanlık labirentleriyle İngiliz gotikçilere benziyor bu öyküi ABD’li pülpçülerden ziyade. Ayna, merkezi nesne; zaten hep gizemli, tekinsiz bir yönü olduğunu düşünürüm aynaların. Yazının estetiğine de olumlu katkı sağlar. Hikâye, adından da anlaşılacağı üzere "bulunmuş günlük" anlatım tekniğiyle yazılmış. Philip Westerly adlı bir adamın akıl sağlığını yavaş yavaş kaybedişini, etrafında dönen tekinsiz ve açıklanamaz olayları kendi el yazısıyla günlüğüne kaydetmesini konu alıyor. Delilik, klostrofobi ve görünmeyen güçlerin yarattığı paranoya atmosferi var. Gerçekliğin kırılması teması güzel işlenmiş. Aynadaki görüntü farklılaşmakta, dönüşmekte; onunla birlikte kişinin kendisi de…

Amerikalı kaliteli tekinsiz yazarlardan Ambrose Bierce (1842 – 1914’te kaybolmuş!) , Poe ile Lovecraft arasındaki köprü gibi. Birinden etkilenip diğerini etkilemiş. Özellikle vurucu çok kısa öykülerde ustadır. Savaşla ilgili kurguları ve hiciv eserleri de var korku-gerilim yanında. Bu kitaptaki öyküsü “Bir Yaz Gecesi”, 1893 yılında yazılmış. Diri diri gömülme, kara mizah ve şok edici ironi temalarını işleyen çok kısa ama sarsıcı bir dehşet öyküsü. Korkunç bir durumu soğukkanlı bir dille anlatarak okuyucuyu ters köşe yapıyor yazar. İşlerin yolunda gitmediği bir mezar hırsızlığını anlatıyor. Kaderin cilvesinin acımasız bir kara mizahla aktarıldığı öyküde asıl korkulması gerekenin dirilen ölüler ya da hayaletler değil de canlı kanlı insanlar olduğuna dair bir mesajla birlikte şaka gibi bir son okuyucuyu bekliyor. Bu arada daha önce de bahsetmişimdir ama yazarın sırra kadem basması ilginç. 1913 yılında, 71 yaşındayken, "Amerika'da yaşlanmaktan sıkıldım" diyerek iç savaşın sürdüğü Meksika'ya gitmiş. Asi lider Pancho Villa'nın ordusuna gözlemci olarak katıldıktan sonra 1914 yılında iz bırakmadan ortadan kaybolmuş. Kurşuna mı dizildi, intihar mı etti yoksa çölde mi öldü asla öğrenilememiş. Size ekstra bir güzellik daha yapıyorum; kült vampir filmi serisi “Gün Batımından Şafağa (From Dusk Till Dawn)”ın 3. filminde Meksika’da geçen olaylarda Bierce karakterini görebilirsiniz ve yazarın “Keşiş ve Celladın Kızı” kitabıyla da bağlantılar var. Zira serinin bu son bölümünün alt başlığı, “Celladın Kızı”.

Yine ilk kez okuduğum Robert Hugh Benson (1871–1914), İngiliz bir Katolik rahipmiş. Bilimkurgudan gotik korkuya, distopyadan tarihi kurguya kadar geniş bir yelpazede eserler üretmiş. Bir din insanı nasıl bir öykü yazar? Tabii ki din kitaplarındakilere benzer bir tanesini. Bu kitaptaki “Yeşil Elbise”, korkudan ziyade dini bir aydınlanma ve mistik bir vizyon üzerine kurulu. Yaşlı bir rahip, bir konuğuna gençken yaşadığı ve tüm inancını şekillendiren doğaüstü bir deneyimi anlatır. Rahip, çocukluğundan beri materyalist dünyanın ötesindeki manevi gerçeklikleri sembolik vizyonlar halinde görebilme yeteneğine sahip. Rahip genç bir din adamıyken, bir gün aniden tüm fiziksel dünyayı (ağaçları, dağları, çayırları ve gökyüzünü) muazzam büyüklükte, rengârenk ilmeklerle dokunmuş tek bir büyük yeşil cübbe olarak algılamaya başlar. Vizyon derinleştikçe, bu yeşil cübbenin aslında insan aklının kavrayamayacağı kadar yüce ve devasa bir kişi (Tanrı/Yaratıcı) tarafından giyildiğini fark eder. Bizim doğa veya evren dediğimiz şey, aslında bu Yüce Varlık'ın üzerindeki örtüden (cübbeden) başka bir şey değildir. Genç rahip ilk başta bu her şeyi kaplayan, panteist görünümlü kozmik varlığı kendi dogmatik Tanrı inancıyla bağdaştırmakta zorlanır. Ancak zamanla, evrendeki her canlının ve her yaprağın aslında Tanrı'nın varlığının birer giysisi ve tecellisi olduğunu anlayarak derin bir iç huzura ve sarsılmaz bir imana kavuşur. Panteizmle Hristiyanlık arasında bağ kurmaya çalışan didaktik bir öykü gibi. Korkudan ziyade dini duygulara, mistik bir hayranlığa hitap ediyor.

Tekinsiz kurgu denince akla belki başlarda gelmeyecek edebi ve büyük isimlerden de örnekler var kitapta: Kipling, Hardy ve Woolf.  Hint asıllı İngiliz Rudyard Kipling (1865-1936), her ne kadar “Orman Kitabı” gibi meşhur çocuk klasikleriyle (elbette sadece çocuklar için değil) tanınsa da tekinsiz öyküleri de mevcut (likantropik öykü “Canavarın İşareti”ni hatırlayın).  Bu kitaptaki “Köpüklü Kuyu Yolu”, tekinsiz bir gizem öyküsü. Hindistan'ın vahşi doğasını, Batılı insanın rasyonalizmini sarsan karanlık bir yerel büyü/tarikat atmosferiyle birleştiriyor. Avcı olan anlatıcının (bir İngiliz subayı), köpeğiyle birlikte yaban domuzu avlamak amacıyla girdiği devasa bir ormanlık arazide yönünü kaybederek bulduğu tekinsiz bir yeri işler öykü: simsiyah, çok derin bir su kuyusu. Burada dehşete kapılacağı şeyler görüp kaçar. Bir köye vardığında köylüler ona buranın korkunç sırrını anlatır. Geçmişteki büyü ritüelleri, kurbanlar vs.

İngiliz Edebiyatı’nın önemli romancı ve şairi Thomas Hardy (1840-1928), kitapta yine beğendiğim öykülerden birine imza atıyor. Yahu bu İngilizlerin en realistlerinde bile tekinsiz gizli cevherler çıkıyor. “Batıl İnançlı Adamın Öyküsü” , hem ürpertici hem de duygulandırıcı, kişinin ölümünden hemen önce görünen ruhani ikizi temasını işleyen çarpıcı bir hikâye. Alamet ve kaçınılmaz kader temalarıyla da bu kitaptaki W. F. Harvey’in öyküsüne benzetilebilir. Öykü, bir at arabasında seyahat eden köylülerin birbirlerine eski bir köy sakini olan William Privett’in ölümü etrafında gerçekleşen garip alametleri anlatması şeklinde yapılandırılmış. Köyde, pazar günü çan beklenmedik şekilde ağırlaşır ve bu olay yaklaşan bir ölümün alameti sayılır. Ardından William’ın ruhunun bedenden ayrı hareket ettiğine dair işaretler görülür. Günler sonra köylüler onu yıllardır uzak durduğu kuyunun başında gördüklerini sanır; fakat aynı anda William tarlada aniden yere yığılır. Onun ruhu, ölmeden hemen önce boğulan oğlunun yanına gitmiştir. Özetle böyle.

Kitapta bambaşka bir tarz ve bambaşka bir yaklaşımla, edebi ve duygu olarak beni en çok vuran öykü, en sonda yer alıyor. Yine bir İngiliz. Modernist edebiyatın, bilinç akışı tekniğinin ve feminist teorinin en önemli isimlerinden Virginia Woolf (1882 – 1941). “Perili Ev” yalnızca iki buçuk sayfa. Bu bir öyküden ziyade bir şiir-metin. 5-6 kez okudum sanırım. Klasik korku hikâyelerinin aksine, bir evde yaşayan hayalet bir çiftin, yaşayan insanların odalarındaki ışığı ve sevgiyi arayışını anlatan, son derece lirik, tekinsiz ama bir o kadar da büyüleyici bir güzellik bu. Geleneksel hayalet klişelerini tersyüz etmiş. Bunu Oscar Wilde da “Canterville Hayaleti”nde yapmıştı ama o, eğlenceli-mizahi yaklaşmıştı. Woolf ise duygusal yaklaşıyor. Öykü, bir evde yaşayan iki farklı çiftin (biri hayatta olan, diğeri ise yüzyıllar önce o evde yaşamış hayalet çift) eşzamanlı ve sessiz varoluşunu anlatıyor. Evdeki hayaletler kapıları çarpmaz, zincir sesi çıkarmaz veya insanları korkutmazlar. Onlar sadece evin içinde fısıldaşarak yürüyen, pencereleri açıp kapatan, halıları hafifçe aralayan kibar ve nostaljik bir çifttir. Hayalet çift, evin odalarında sürekli bir şey aramaktadır. Yaşayan anlatıcı, onların ayak seslerini ve fısıltılarını duyar ama rahatsız olmaz. Hayaletler odadan odaya geçerken sürekli bir tür hazinenin peşindedirler. İlerleyen satırlarda hayaletlerin yüzlerce yıl öncesi hikâyesini öğreniriz. Öykünün sonunda, gece yarısı hayalet çift, yataklarında uyumakta olan yaşayan çiftin başucuna gelir. Ellerindeki fenerin ışığını uyuyan insanların üzerine düşürürler. Tam o anda anlatıcı (yaşayan kadın) uyanır ve hayaletlerin yüzlerce yıldır bu evde aradığı o büyük hazinem dedikleri şeyin ne olduğunu anlar. Okuyun bakalım neymiş… Ben böyle düz anlatıyorum ama öykü öyle değil. Şiirsel ve bilinçakışsal, ritmik bir anlatım var. Bayıldım ben buna!

İşte böyle. Yine kısa bir kitabı tanıtmak için dayanamayıp uzun uzun konuştum. Belki bir-ikisi hariç güzel yazarlar ve güzel tekinsiz öyküler. Kesinlikle edinmenizi ve okumanızı öneririm. Haydi, en sevdiğim 5 tanesini de yazayım: “Perili Ev” (en şairane, en duygusal), “Ay Işığı Sonatı” (en karanlık, en korkunç); “Philip Westerly’nin Günlüğü”; “Bir Yaz Gecesi”, “Batıl İnançlı Adamın Öyküsü”.

Yorumlar

SİZİN İÇİN ÖNERİLEN DİĞER İNCELEMELER