KİTAP TANITIMLARIM 274.

“WOLFENBACH ŞATOSU” (The Castle of Wolfenbach) – Eliza Parsons, Everest Y., 349 s., 1. Basım, 2025.

 

1793’te yazılmış gotik-romantik bir roman. Bir İngiliz Romantizm akımı eseri anlayacağınız. Eliza Parsons’ın (1739-1811) en bilindik eseriymiş ve dönemin diğer bir İngiliz yazarı Jane Austen'ın ünlü “Northanger Manastırı” romanında, okunması gereken korkunç kitaplar listesinde saydığı yedi Gotik romandan birisiymiş. Kitabın gotikliği karanlık, tekinsiz ya da korkunç herhangi bir yapıdan ya da elementten ziyade dönem dili, gizem, mekânlar ve romantizmden geliyor. Korkuya, doğaüstüne öykünen kısa bir kısım var ama bu gizem olay örgüsünün temel yapılarından ve düğümün çözüldüğü noktalardan birisi. Masum genç kızın tehlikede olması, olay örgüsünde büyük, kasvetli, eski bir binanın merkezi rolü (“Otranto Şatosu” etkisi), skandal niteliğindeki aile sırlarının keşfi ve iyi ile kötü güçler arasında son bir yüzleşme gibi standart Gotik motifleri içeriyor roman. Yani dram, gizem olarak etiketleyebilirim ama korku-gerilim pek beklemeyin.

Kitapta hiçbir alt başlık olmayıp, hemen hemen tam ortadan bölünmüş iki ana başlık var sadece; onların adları da Birinci Bölüm ve İkinci Bölüm. Aralarında keskin bir geçiş de yok, sıradan devam ediyor olaylar. Niye bölünmüş anlamadım. Ana karakterimiz Matilda Weimar etrafında şekilleniyor roman. (Yine mi Matilda yahu, o dönemden okuduğum bütün gotik roman ve öykülerde bu isimde ana karakter olduğuna yemin edebilirim).  Önemli 7-8 karakter daha var. Bundan daha fazla da yan karakter var. Matilda, onu büyüten ama sonra ona hallenen amcasından kaçıyor sadık uşağıyla (Albert) kitabın başında. Sonra kitabın adındaki şatoya sığınıyor, orada hayalet söylentisi var falan; sırları çözüyor. Şatodan sonra seyahati ve amcasının kovalamacası devam ediyor. Yeni karakterlerle tanışıyor. Bir yandan ailesi ve soyunun geçmişini bulmaya çalışıyor, çünkü yetim olduğu söylenerek büyütülmüş. Çok erdemli, dürüst, dindar bir bakire; sürekli Tanrı’ya sığınmakta ve bir yerden sonra rahibe olmak istemekte. Romanın sonunda geçmişini ve amcasının yaptıklarını öğreniyor. Tabii Wolfenbach’ın kontu ve kontesi de (Victoria) önemli karakterler. Matilda’nın geçmişi ve hayatı dışında bu şatoda da aile sırları ve gizem var. Diğer önemli karakterler: Matilda’nın gerçek aşkı Kont de Bouville; Matilda’ya Fransa’da yardım eden Charlotte (Victoria’nın kardeşi) ve eşi Marki de Melfort; Kont de Bouville'e göz koyan ve Matilda'nın amansız düşmanı olan Fransız cilveli kadın Matmazel de Fontelle; Londra'da Victoria'nın koruyucusu ve aynı zamanda Kont de Bouville'e karşı da platonik aşk beslemekte ve Matilda'dan giderek nefret etmekte olan Maria Courtney, onun amcası Lord Delby; Matilda'nın İngiltere'de sığındığı manastırdaki en sevdiği rahibe Hermine Magdalene. Kalabalık yan karakterlerden önemli bazıları ise: Matilda’nın sadık uşağı Albert; Victoria’nın yaşlı hizmetçisi Margarite; şatonun bahçıvan ve bekçisi Joseph ve yine şatonun diğer çalışanı, eşi Bertha; kontun kız kardeşi Adelaide de Bouville ve onun nişanlısı De Clermont; Victoria’nın ilk gerçek aşkı de Montreville ve bir de Matilda ve Weimar'ın gemisini alt eden Türk gemisinin, erdemli bir korsan olan kaptanı. Bu kaptan karakteri, Türk okuyucular için ilgi çekici olabilir. O dönemki batılı eserlerde tek tük karşılaştığım Türk, daha doğrusu Osmanlı karakterleri genellikle hoş olmayan tiplerdi ama bu kaptan erdemli akıllı ve yardımsever, hayret…

Romantizm akımına uygun şekilde mantık yerine duyguyu ön planda tutan karakterler (özellikle Matilda) fazlaca. Tarzda alışık olduğumuz, zor durumdaki genç kadın başrolünü üstlenen Matilda; yoğun keder, panik ve aşk gibi güçlü duygular yaşıyor. Zaten Romantikler bireysel duygu dünyasına önem veriyor. Aslında aristokratların abartılmış dertleri ve sırları şeklinde de bakılabilir romanın geneline. Duygusallık özellikle kadın karakterler üzerinde o kadar abartılı ki, dokunsan ayılıp bayılıveriyorlar. Gerçekten çok fazla ağlama ve bayılma sahnesi var.  Günümüzde bu durum seksist görülebilir. O dönemde tabii biraz tek boyutlu karakterlerle karşılaşıyoruz. Matilda karakteri, o dönemin idealize edilen erdemli ve hassas kadın kalıbı. Onun saf ve temiz bir ruha sahip olduğunu okuyucuya kanıtlamak için yazar sürekli çaba halinde gibi.  Yan karakterlerin çoğu da Matilda’nın soyluluğunu ve haklılığını pekiştirmek için birer araç olarak kurgulanmış gibi. Sanki kendi hayatları ve varoluşları yokmuş da sadece hikâyedeki ana karakterin mutlu olması için sürekli çaba halindeymişler gibi gibi…

Aslında başlangıç güçlü, direkt içine alıyor. Yağmur-fırtınada gece çalınan bir kulübe kapısı ve çaresiz aç, yorgun, iki kaçak (Albert ve Matilda). Onların Wolfenbach Şatosu’na yönlendirilmeleri ve buradaki gizem, hayalet söylentisi vs. Buraya kadar gotik atmosfer, doğa ve mekân betimlemeleri, gizem duygusu güçlü. Doğaüstüne öykünen kısım mantık çerçevesinde açıklanıyor. Şatoda hayaletlerin olduğu söylentisi, duyulan gürültüler yüzünden insanların kalmaya korktuğu üst katlardan Matilda korkmuyor (aşırı dindarlığından dolayı: Tanrı’ya sığınıyor) ve olayın üzerine giderek gerçeği öğreniyor. Öğrendiği gerçeğin altında yatan nedenleri ise kitabın sonlarında öğreniyoruz. Ancak şatodan sonraki çok daha uzun olan kısımda ilk bölümlerdeki etki düşüyor. Matilda önce Paris’e sonra Londra’ya kaçıyor. Yazarın dili akıcı ve o dönemki sanki konuşmadan önce uzun uzun düşünülerek her kelimenin seçilip dikkatlice ve duyarlı-kibar-seviyeli konuşulmasını her diyalogda görüyoruz. Bunu severim, günümüzde ve yaşadığım toplumda esamesi okunmaz; keşke böyle olsaymış. Neyse, zaten gerçeklerden kaçış değil midir özellikle gotik kitaplar? Kitaptaki dilin; yazarın edebi yeteneğinden ziyade dönemin doğal yansıması olduğunu düşünüyorum. Bir de dönemin retoriği gereği oldukça didaktik (bunu sevmem işte). Yazar, okuyucuya sürekli ne hissetmesi gerektiğini söylüyor. Mekân kullanımı, kitaba adını veren şatoda güzel. Şato sadece bir bina değil, Matilda’nın sıkışmışlığının ve çaresizliğinin fiziksel bir sembolü de gibi. Gel gör ki romanda bu şatoda geçen kısım epey kısa. Dediğim gibi; baştaki kaçış-yol ve sonra şatoya sığınmanın atmosferi şatodan sonraki kısımlarda azalıyor ve Matilda’nın içsel çatışmalarının uzadıkça uzadığı bölümlerde roman biraz düşüyor. İkinci bölümü okurken yoruldum, şantiye de çok karıştı. Tam uzun uzun sezonlar dizi yapmalık valla.  Şimdi ayrıntılı anlatalım isteyenler için:

DİKKAT! SPOILER BAŞLANGICI!

Yağmurlu bir gecede Matilda ve Albert, köylü Pierre ile eşi Jaqueline’in kulübesine sığınırlar. Ancak Matilda hastadır ve uygun bir yatak bulunmadığından, komşu Wolfenbach Şatosu’na gitmek zorunda kalırlar. Şatonun bekçileri Joseph ve Bertha onları misafir eder. O gece Matilda zincir sesleri ve inlemeler duyar; ertesi sabah Joseph’e bu sesleri sorar fakat Joseph ve Bertha hiçbir şey duymadıklarını söyler. Daha sonra Bertha, şatonun sahibi Kont Wolfenbach’ın zalim biri olduğunu, karısını ve çocuklarını kilit altında tutarak ölümlerine sebep olduğunu anlatır. O sesler de onların hayaletleriymiş, kimse o yüzden üst katlarda kalmaz, oraya çıkmazmış. Tabii Matilda, korkmadığı için seslerin geldiği kuleye çıkar ve orada Victoria ile hizmetçisini bulur. Kendi hayat hikâyesini onlara aktarır: anne ve babası bebekken ölmüş, amcası tarafından büyütülmüş, Agatha ve Albert sayesinde mutlu bir çocukluk geçirmiştir. Ancak amcasının kötü niyetini öğrenince Albert ile kaçmıştır. Victoria ise Fransa’da Charlotte adında bir kız kardeşi olduğunu ve Joseph’in onun yaşadığını bildiğini söyler. Matilda’ya, kız kardeşiyle birlikte yaşamasını teklif eder. Ertesi gün Matilda tekrar Victoria’yı görmeye gider fakat kadın kaybolmuş, odası dağınık haldedir. Joseph ile birlikte hizmetçisini ölü bulurlar. Bunun üzerine Matilda, Charlotte’a durumu bildirmek için Fransa’ya doğru yola çıkar. Matilda ayrıldıktan sonra Kont Wolfenbach şatoya gelir, Joseph’e mülkü sattığını ve başka bir yere taşınacaklarını söyler. O gece çıkan yangında Joseph kurtulsa da Bertha ölür ve şato tamamen yanar. Fransa’da Matilda, de Melfort ailesiyle kalır ve Victoria’nın aslında Wolfenbach Kontesi olduğunu öğrenir. Charlotte’a yaşadıklarını anlatır. Bir süre sonra Joseph’ten şatonun ve Bertha’nın akıbetini bildiren bir mektup alır. Markiz’e gösterdiğinde, Markiz Kontes’in geçmişini açıklamaya karar verir: Victoria, Chevalier’e âşıkken babası tarafından zenginliği nedeniyle Kont Wolfenbach ile evlenmeye zorlanmıştır. Kont, Victoria’nın doğum sırasında öldüğünü söyleyen sahte bir mektup göndermiş, ardından onun hâlâ yaşadığını bildiren bir mektup ortaya çıkmıştır. Yani Kont, Victoria’yı şatoda gizlice hapsetmiştir. Matilda, Kont de Bouville ile tanışır ve aralarında karşılıklı bir aşk doğar. Ancak Matilda’nın amcası Bay Weimar, onu kendisiyle evlenmeye ikna etmek için Fransa’ya gelir. Markiz bu isteği reddeder. Matilda, amcasıyla görüşmeyi kabul eder fakat Markiz’in konuşmaları dinlemesini şart koşar. Bay Weimar, aslında onun amcası olmadığını, Agatha’nın onu kapıda bulup büyüttüğünü ve şimdi onunla evlenmek istediğini açıklar. Matilda ise rahibe olmayı seçer. Londra’da Victoria ile buluşur ve Kontes, Wolfenbach’taki esaretini ayrıntılarıyla anlatır: Chevalier ile gizli mektuplaşırken Kont tarafından yakalanmış, sevgilisi gözleri önünde öldürülmüş, doğum yaptığı çocuğu elinden alınmış ve şatoya kapatılmıştır.

İkinci bölümde Bay Weimar’ın İngiltere’de Fransız Büyükelçisi ile görüştüğü, Kont de Bouville’in ise kız kardeşinin düğünü ve annesinin ölümü sonrası İngiltere’ye gittiği öğrenilir. Markiz, Matilda’nın korunması için büyükelçilerle görüşür ve bir yıl boyunca soyunun araştırılmasına karar verilir. Eğer kökeni bulunamazsa velayet Bay Weimar’a geçecektir. Kont de Bouville Matilda’ya evlenme teklif eder, fakat Matilda kendini ona layık görmediği için reddeder. Londra’daki bir baloda Matilda, De Fontelle ile karşılaşır; bu kadın onun hakkında kötü dedikodular yaymıştır. Matilda bu söylentilerden etkilenerek Fransa’da bir manastıra çekilir ve Rahibe Magdalene ile dostluk kurar. Bu sırada Bayan Courtney, Kont de Bouville’in ilgisini yanlış yorumlar ve Matilda’ya hayali bir aşk hikâyesi yazar. Matilda, Kont’un Courtney ile evleneceğini sanarak kendini tamamen manastır hayatına adar. Bir süre sonra Markiz, Kont Wolfenbach’ın ölmekte olduğunu ve karısından özür dilemek istediğini öğrenir. Kontes, kocasının itirafını dinler. Arkadaşları bölgeden ayrıldıktan sonra Bay Weimar manastıra gelir ve Matilda’yı götürmek ister. Rahibe Magdalene, ona Markiz ve Victoria’ya birkaç satır yazmasını tavsiye eder. Almanya’ya doğru yola çıkarlar, fakat gemileri korsanlar tarafından saldırıya uğrar. Bay Weimar, Matilda’yı bıçaklar ve ardından kendini yaralar. Korsanlar Matilda’yı bağışlar ve isteği üzerine Weimar’ı iyileştirirler. Weimar, Matilda’nın aslında Kont Berniti’nin kızı olduğunu ve annesinin hâlâ İtalya’da yaşadığını açıklar. Türk kaptan, Matilda’yı annesine ulaştırmaya söz verir. Sonunda Kont de Bouville, Matilda’nın kaçırıldığını öğrenir ve Avrupa’yı dolaşarak onu annesi, Markiz, Lord Delby ve Victoria ile bulur. Roman, Lord Delby’nin Victoria ile, Matilda’nın ise Kont de Bouville ile evlenmesiyle sona erer. Bay Weimar ise bir manastıra çekilerek işlediği suçlardan dolayı tövbe eder ve hayatının geri kalanını orada geçirmeye karar verir.

SPOILER SONU! 

Romandan, o dönemde kadının toplumdaki yeri alt metnini okuyabiliriz. Matilda’nın kaçışı, aslında kendisini koruması gereken sahip figürünün (amcası) tacizinden ve baskısından kaçışı. Evin güvenli bir sığınak değil, bir hapishane olduğu teması işleniyor. Matilda ne kadar fakir veya zor durumda kalırsa kalsın, tavırları her zaman bir aristokrat gibi soylu. Bu da, o dönem edebiyatındaki asil kan her zaman kendini belli eder anlayışının bir yansıması olmalı. Zaten bir yabancı düşmanlığı da var satırlarda. İngilizler ve İngiltere övülüp, mesela Fransa gibi yerler (ve Fransızlar) eleştiriliyor. Zaten olaylar İsviçre ve Fransa gibi yerlerde başlayıp Matilda İngiltere’ye geldikten sonra onun için düzeliyor. Kitabın ana mesajı epey muhafazakâr: eğer bir kadın her türlü zorluğa, korkuya ve yoksulluğa rağmen erdemini (namusunu ve ahlakını) korursa, sonunda mutlaka zengin bir evlilik ve huzurla ödüllendirilir. Diğer mesajı da, adalet geç de olsa tecelli eder: şatodaki sırrın çözülmesi, geçmişte işlenen suçların gizli kalamayacağını ve ilahi adaletin bir şekilde yerini bulacağını söylüyor aslında. Anlayacağınız, hemen hemen aynı yıllarda yazılmış aynı karakterler olmasına rağmen, Matilda’nın başına gelenler, Marquis de Sade’ın Justine karakterinin başına gelenlerin tam tersi (Justine ne kadar iyi ve dindar olmaya çalışırsa, dünya onu o kadar sert cezalandırır. Sade, doğanın ve insanların acımasız olduğunu, iyiliğin sadece sömürülmeye yaradığını kanıtlamak için Justine’i felaketten felakete sürükler). Bunun cidden iyi bir karşılaştırma olduğuna inanıyorum. Dünya ve gerçekler ne yazık ki Sade’ın bakış açısına daha uygun.

Ek bir bilgi: Parsons bu kitabı aslında sanatsal bir kaygıdan ziyade, kocasının ölümü sonrası sekiz çocuğuna bakabilmek için ekonomik zorunlulukla yazmış. Bu yüzden eser, dönemin çok satan, popüler olan roman formülüne sadık kalmış. Sıkıntıya düşmüş erdemli dindar bakire ve mutlu son… İşte böyle. Benim gibi mağarada yaşayan bir asosyalseniz ve kitap okumaya bol zaman ayırabiliyorsanız; romantik Batı romanlarından hoşlanıyorsanız, gotik-romantik türün kökenlerini merak ediyor ve meşhur eserlerini okumuş iseniz bu romanı da arşivinize ekleyebilirsiniz. Ancak; okumamışsanız, dönemde ve tarzda öncelikli olarak tavsiye edeceğim başka kitaplar mevcut: “Otranto Şatosu”, “Keşiş (Şeytan’ınGizli Yüzü)”, “Şeytanın İksirleri”, “Melmoth” vs.   

Yorumlar

SİZİN İÇİN ÖNERİLEN DİĞER İNCELEMELER