KİTAP TANITIMLARIM 279.
“KOMŞU KIZI” (The Girl Next Door) – Jack Ketchum, İthaki Y., 272 s., 1. Baskı, 2025.
Korkunç! Dehşet verici!
Hayır. Cinler, periler, hayaletler falan değil. İnsan! Daha korkuncu var mı ki zaten? Klişe, evet ama kitabı korkunç yapan gerçekten yaşanılan bir olayı anlatması; büyük ölçüde… Kitap, Sylvia Likens olayını anlatıyor. Bu olaydan yola çıkarak kurgulanmış aslında, ancak olayı araştırırsanız (burada gerçek olayın detaylarını vermeyeceğim) polis ve hastane kayıtları, tanıkların ifadeleri vb. ile kitaptaki detayların örtüştüğünü görürsünüz. Birçok facia, birçok dehşet haberi duyuyoruz, görüyoruz lakin unutuyoruz, ders çıkarmıyoruz. Bu da belki tarihe gömülmüş bir olay fakat kesinlikle ilgiyi, araştırılmayı ve okunmayı hak ediyor. Çarpıcı dersler ve korkunç gerçekler var. Olay, 1965 yılında ABD’de gerçekleşen, Amerika tarihinin en vahşi ve üzerinde en çok konuşulan çocuk istismarı ve cinayet vakalarından biri. 16 yaşındaki Sylvia (kitapta Meg); geçici olarak bırakıldığı bakıcısı Gertrude Baniszewski (kitapta Ruth), kadının kendi çocukları ve mahalledeki diğer gençler tarafından aylarca süren sistematik, ağır işkencelere maruz bırakılmış…
Suçluları, katilleri toplumda her gün gördüğümüz, “normal” dediğimiz insanların dışında yaşayan canavarlar, ötekiler sanıyorsak en temel yanılgılardan birine düşüyoruz. Suç tarihi ortaya koymuştur ki sapkınların, katillerin (hatta seri katillerin) büyük çoğunluğu kimsenin beklemediği, içimizden çıkmış insanlar. Ailemizden, arkadaşlarımızdan biri belki de. “O asla öyle bir şey yapmaz” diyeceğimiz birisi belki de. Bu kitaptaki gibi hepimizin yıllardır tanıdığı bir kapı komşumuz belki. Ya da bir bakmışsınız elinizde cinayet aletiyle öldürdüğünüz kişinin başında duruyorsunuz. Olmaz demeyin. Her daim sağduyulu ve bilinçli olmak gerek… Uzun yıllardır cinayet masasında çalışan bir polis tanıdığım şöyle demişti: “her insan her şeyi yapabilir!” Tecrübeyle sabit... Sabah programları veya akşam haberleri yetiyor belki de bunu görmeye. İnsanlık tarihine bakarsak, bunun aslında şiddet tarihi olduğunu da görürüz acı bir şekilde. İnsanı en çok öldüren canlı türü istatistiklerine bakınca da karşımıza yine insan çıkıyor. Sivrisinek ya da virüs de olabilir ama onların yaptıklarına kötülük diyemeyiz. Doğaları gereği, var olma/hayatta kalma amacıyla yapılan eylemler sonucu diğer canlıları öldürebilirler. Sivrisinek kan emmese hayatta kalamaz ya da bir aslan geyiği yemese yaşayamaz. Kötülük kavramı insana özgü (Tanrı tartışmasına da girebiliriz ama iş büyür, uzar). Bolca görüyoruz zaten gerek bireysel hayatta gerek etrafta.
Görmek yetmez! Bu kitaptaki olayda görenler çok, suça eşlik edenler çok… Sessiz kalmanın ne kadar kötü sonuçlar doğuracağı açısından da ibretlik bir kitap. Kitap diyorum ama burada bir kitap tanıtımından daha fazlasını konuşacağım. Ebeveynlerini trafik kazasında kaybetmiş 16 yaşında bir kız (Meg), yürüme engelli kız kardeşiyle birlikte teyzelerine (Ruth) evlatlık kalıyor. Orta yaşlarında, eşini kaybetmiş, kendi çocukları da olan, kıt kanaat geçinen, sigara ve alkol bağımlısı, ağır ilaçlar kullanan bir kadın Ruth. Yazar, gerçek olaylardaki kişilerin adlarını değiştirerek aktarıyor olayı bu arada… Ben kitaptaki adlardan gideceğim. Kitap 1989 yılında yazılmış. Yazarı ilk kez okuyorum. ABD’li yazar Jack Ketchum’un (1946–2018) en bilinen eseriymiş bu kitap. Normalde, yazarın sade dilini edebi olarak yetersiz bulur, çağdaş tekniğini eleştirirdim ama gerçekleri anlattığı için buna girmiyorum. Anlatım kabiliyeti çarpıcı, kitabı elinizden bırakmanız zor. Olaylar sessiz ve sakin bir Amerikan kasabasında geçiyor. İnsanların kapılarını bile kilitlemediği, suçun hemen hemen olmadığı bir yer burası. Ana karakter ve anlatıcı olan David (gerçekte böyle bir karakter yok), ergenlik çağında sıradan bir çocuk. Ebeveynlerini kaybeden Meg ve engelli kız kardeşi Susan, teyzeleri Ruth Chandler'ın yanına taşınıyor. Ruth, problemleri olsa da insanların kendi halinde olarak bildiği, yıllardır tanıdığı, çocuklarla da arası iyi olan bir kadın. Meg ve kardeşinin gelmesiyle daha çok geçim sıkıntısına düşüyor. Meg genç ve güzel, erkek çocukların ilgi odağı. Biraz da dik, başına buyruk. Ruth ise yaşlanmakta ve çökmekte olan, hayal kırıklıkları yaşamış, tüm gününü örgü, dikiş-nakış, temizlik, bakıcılık vb. işlerle ve çocuklarla uğraşarak geçinmek zorunda kalmış. Olayın psikolojik temeli burada başlıyor aslında. Ruth, Meg’i kıskanıyor ve otorite kurmak istiyor üzerinde. Başlangıçta biraz tartışmalar, hafif cezalar falan diğer çocuklar için sorun teşkil etmiyor gibi duruyor. Ne de olsa ebeveynler çocuklarını bazen cezalandırabilir. David ile Meg arasında da bir çekim var bu arada, bir hoşlanma gibi…Bunu fark eden Ruth’un kadınlık temelli saldırıları başlıyor. Meg’in evden kaçamamasının tek nedeni ise yürüme engelli kardeşi Susan. Ruth, Susan’a da cezalar uyguluyor, onu Meg’e karşı koz olarak kullanıyor. Şiddetin dozu arttıkça çocuklar kendi aralarında oynadıkları bir cezalandırma oyununu annelerine anlatıyor ve bunu Meg üzerinde uygulamaya başlıyorlar. İşler çığırından çıkıyor, çocuklar da işin içine katılıyor. Okuldan diğer çocuklar da… Ruth, çocukları manipüle ediyor: Meg’in kötü bir kız olduğuna inandırıyor. David de tehdit edildiği için kimseye söyleyemiyor durumu. Gerisi kitapta, okuması hem çok zor, hem de elden bırakamıyorsunuz. Aylar süren ve dozu giderek artan akıl almaz işkenceler… Detaylı detaylı hem de… Bir bölüm var, ne yapılmasının planlandığını söylüyor yazar ama anlatamıyor. Gerçek o kadar kötü ki, yazamıyor bile yazar yani…
İşte “normal” bildiğimiz bir insan, kendince haklı bahanelere dayanarak rasyonel ve planlı şekilde böyle kötü olabiliyor. Başkalarının acılarını görmezden gelmek, sıradanlaştırmak, empatiyi yitirmek yapılabilecek en korkunç şeylere ortam hazırlıyor. Suçu işleyen kadar suça ortak olanlar, sessizler de suçlu… Meg’in bedeni bir yerden sonra bir objeye, bir deneme tahtasına dönüyor. Ondan hoşlanan David’in bile onu ilk kez çırılçıplak gördüğünde yaşadığı hislere dair şu cümleye bakın:
“Utanç dosdoğru arzunun yüzüne baktı ve başını çevirdi yine.”
Çok çarpıcı, değil mi?
Bir otorite izin verdiğinde yapılan eylemin kötü olduğunun farkına varamıyor çocuklar. Bir oyun sanki onlar için. Kitle psikolojisinin tehlikesine dikkat çekmek isterim. İşkenceye katılan mahalle çocukları klinik olarak psikopat değiller. Gündüzleri okula giden, top oynayan sıradan çocuklar. Bu ergenlerin cinsel arzuları tarafından ele geçirilmesi de yaşları itibariyle olağan (11-17 arası)… Meşrulaşan kötülük bulaşıp yayılıyor adeta. Sonuç, sistematik çocuk istismarı… Okurken insanlıktan utanıyorsunuz. Diğer bir önemli nokta seyirci kalma etkisi (Bystander Effect). Sosyal Psikoloji kitaplarında falan anlatılır bu kavram. Meg’in uğradığı işkenceler (bodrum katına kilitlenmesi, çığlıkları, vücudundaki yaralar) mahalledeki diğer bazı yetişkinler ve çocuklar tarafından biliniyor ya da fark ediliyor. Buna rağmen kimse müdahale etmiyor, karışmak istemiyor. Nasıl olsa ciddi bir şeyler varsa ortaya çıkar diye düşünüyorlar belki ya da olayın boyutunun farkında değiller. Gelin görün ki herkes böyle düşündüğünde olayları kim ortaya çıkarabilir? Toplumun ve çevrenin bu vahşete sessiz kalması, kötülerin sadece psikopatlar olmadığı, kötülüğe göz yumanların da bu sistemin bir parçası olduğu gerçeğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Ruth; yoksulluk, hastalık, terk edilmişlik ve başarısızlık hissiyle dolu bir kadındı. İçindeki tüm öfkeyi, kıskançlığı ve hayal kırıklığını, genç ve güzel bir kız olan Meg’e yansıttı. Onu ahlaksızlıkla suçlayarak kendi zihninde yapacağı işkenceleri meşrulaştırdı. Peki diğerlerini sorunu neydi? Elbette Ruth da suçlu. Bir suçun nedenlerini ortaya koymak, onun suç olduğu gerçeğini değiştirmez.
Kitap (ve gerçek olaylar) kötülüğün doğuştan gelen bir psikopatiden ziyade; doğru sosyolojik ve psikolojik koşullar bir araya geldiğinde (otorite baskısı, grup dinamiği, cezasızlık hissi ve kurbanı canavarlaştırma) sıradan insanların içinde nasıl hızla büyüyebileceğini gösteren en net örneklerden biri. Mahkemedeki savunmalarında çocukların neredeyse tamamı "Sadece Gertrude (Ruth) öyle istedi diye yaptık" ya da "Neden yaptığımı bilmiyorum" demişler… Bu arada davanın savcısı da “Bu vaka, bir mahkemenin veya jürinin karşısına çıkmış olan en şeytani, en zalimce davadır” demiş.
Kitabı neden elimden bırakamadığıma dair kendimi sorguladım. Derinliklerimde bir yerde bu işkence kataloğundan zevk mi alıyorum? Kurguda böyle şeyler ilgimi çeker ama kurgu olduğunu bilirim. Mesela aşırı kanlı (gore) filmler oldukça gerçek dışı gelir, abartı kan revan fışkırır, zombiler saldırır, seri katiller dehşet saçar. Bunların kurgu olduğunu bilirim. Gerçek anormal, sıra dışı olaylar da elbette ilgimi çeker. Gerçeğin ve insanın gerek zihninin gerekse de yapabileceklerinin sınırlarına olan bir merakım olduğu doğrudur… Ancak, Meg’in (gerçekte Sylvia) sonunu bilsem de kurguda bir yerde kaçıp kurtulacağına dair inançla bırakamadığımı anladım elimden kitabı. Bir umut… İşkenceyi uzatan o umut… Çok yazık olmuş çok…
Seyirci kalmak… Biz de yapıyoruz. Gündem insanı yapmış hepimizi sistem. Gündem insanı bugün olanı konuşur, yaygara koparır, sonra unutur. Yarın yeni bir şey olduğunda onu konuşur. Nefret kusarak sosyal medyada yaygara koparmakla olaylar azaltılmaz/engellenmez. Nefret söylemiyle yalnızca intikam duyguları ifade edilir. Oysa kötü bir olay olduğunda her birey kendisine şunları sormalı: bu olay neden yaşandı ve bir daha yaşanmaması için neler yapılabilir? Ben bir birey olarak neler yapabilirim? Çocuk istismarı, kadına şiddet, organize suç vb. Bunların ne kadar yaygın olduğunu istatistiklere bakarak görebilirsiniz, belki de dudağınızı uçuklatır (özellikle günümüzde maalesef ülkemizde). Gündem insanı olmaya devam edersek bu böyle sürer. Sessiz de kalmamak, yaygara da koparmamak; bilinçli, sağduyulu, iyi niyetli, yapıcı, düzeltici-iyileştirici insan olmak, kötülerden olmamak gerek.
Ve filmler: Kitaptan aynı adla uyarlanmış 2007 yapımı bir film var. Kitaba sadık kalsa da çoğu detay yok, yüzeysel. Şiddet pornografisi merakımdan değil, yaşanan gerçeklerin korkunç etkisini yeterince aktaramıyor alımlayıcıya (izleyici). Oyunculuklar da vasat. Ancak, aynı yıl yayınlanan (ilginç) ve gerçek olayları anlatan “An American Crime” filmini tavsiye ederim. O çok iyi…
Kırk yedi kısa bölümden sonra gelen “Sonsöz” kısmında, olayların geleceğin suçlularını da yetiştirdiği görülüyor. “Yazarın Notu” kısmında ise yazarın insanlar ve kötülüğe dair bazı görüşleri ve bu kitabı yazma süreci yer alıyor, es geçmemenizi öneririm. Bundan sonra kitabın son 18 sayfasında “Karını Seviyor musun?” ve “Dönüşler” adlı iki kısa hikâye yer alıyor. Bunlar olmasa da olurmuş burada, pek ilgimi çekmedi böyle bir kitapta. Evlilik ilişkilerindeki karanlık noktaları, psikolojik gerilimleri ve insan ilişkilerinin yozlaşmış veya tekinsiz yüzünü sorgulayan bir anlatıya sahipler. Yalnız son öyküde insan-hayvan ilişkileri ve hayvan sevgisi temeli var, hüzünlendirebilir…
İnsan doğasındaki kötülüğün sınırlarını ve sıradan insanların nasıl birer canavara dönüşebileceğini görmek için mutlaka yaşanması gereken bir deneyim. Okuyun.

Yorumlar
Yorum Gönder