YAŞAYAN ÖLÜLERİN İNTİKAMI, Zombi Öyküleri – Kolektif, Laputa Y., 165 s., 1. Baskı, 2025.
“Ölülerle diriler asla birlikte olamazlar, Tanrı bunu men etti!”
Bugüne kadar birlikte hayaletler, vampirler, kurtadamlarla ilgili kitaplar inceledik. Bunların hem mitsel/folklorik hem de edebiyattaki köklerine baktık. Bu konseptlerde bir araya getirilmiş kitaplardan incelemeler yaptık. Bu işlere günümüzde el atıp korku fanlarının gönlünü çelen yayınevlerinin başında gelen Laputa Kitap, bu kitapta ise zombi öykülerinin erken dönem örneklerinden bir derleme yapmış. Hem kitabı hem de bu korku ikonunu konuşmak istiyorum sizlerle.
Kitap, 8 öyküden oluşuyor. 10-20 sayfa uzunluğundalar, bir tek kitaba adını veren altıncı sıradaki otuz küsur sayfa. Her öykü başlarken tam sayfa bir görsel var. Bu da her birine ayrı kapak yapılmış gibi, güzel olmuş. Görseller, İtalyan sanatçı Alberto Martini’ye aitmiş. Görsellerin hemen arka sayfasında ilgili öykünün yazarı hakkında kısa bilgi yer alıyor. Sonraki sayfadan öykü başlıyor, bu sayfanın üstünde ise kült İtalyan yönetmen Lucio Fulci’nin “The Beyond” filminden alıntı bir görsel yer alıyor. Aralarda ve sonda da Fulci filmlerinin bazılarından görseller ve kendisinin fotosu var. Kitap da kendisine adanmış. Yayınevinin iki sayfalık Önsöz kısmında seçme bir geleneksel zombi filmleri listesi var (oldukça iyi seçilmiş bir liste). Önsöz metninde çok fazla imla hatası ve anlatım bozukluğu gözüme çarptı bu arada. Dalgınlığa gelmiştir ve sonraki basımlarda bunu düzelteceklerdir eminim.
Zombi ne demek? Nereden çıktı? Oradan devam edelim. Günümüzde, ölmüş ama yeniden canlanmış insanlar (bazen hayvan da olabilir) hemen aklımıza geliyor. Bir organizma, bir beden olduğu için hala, hayalet-peri ve türevlerinden ayırdık. Şekil değiştirip bir hayvana falan dönüşmediği için kurtadam ve türevlerinden de ayırdık. E, vampir de ölümden dönüyor, farkı ne? İrade ve bilinçle öncelikle ayırabiliriz. Vampirler genellikle zeki, hatta bazıları asil-aristokrat, soğukkanlı, planlı, güçlü, karakterli ve çevik iken zombiler sallana sallana hareket eden, bilinçsizce saldıran, kokuşmuş, çirkin varlıklar. Başka? Vampir kanla beslenir, zombi çiğ etle; vampir gün ışığında dolaşamaz, zombi dolaşır; vampir kimliğini gizleyip normal insan gibi görünebilir, zombide böyle bir nitelik yok vs. Aklınıza geldiğince artırabilirsiniz. Peki, zombilerin böyle olduğu hakkındaki bilgilerimizin kaynağı ne ve hep mi böyleydi? Hep böyle değildi, hatta mağdur ve acınası insanlardı. Bizim bildiklerimizin kaynağı çoğunlukla aslında Amerikalı kült yönetmen George Romero’nun (1940-2017) zombi filmlerine dayanıyor: “Night of the Living Dead” (1968), “Dawn of the Dead” (1978), “Day of the Dead” (1985) diye giden toplam 6 film, birkaç tanesinin re-make’i de var. Elbette özellikle 70 ve 80’lerin İtalyan zombi filmleri (buradaki kült yönetmenlerin en iyilerinden Lucio Fulci’ye adanmış zaten elimdeki kitap) başta olmak üzere birçok başka film de var. Neyse, sinema kısmına çok dalıp tanıtımı uzatmak istemiyorum. Kökenlerden devam edeceğiz. Kitabın Önsöz kısmında da belirtildiği üzere zombileri geleneksel ve modern diye ayırabiliriz. Bizim güncel bildiklerimiz daha çok modern olanlar. Nükleer sızıntılar, kimyasal atıklar, kontrolden çıkan bilimsel deneylerle saldırganlaşıp birbirine saldırıp ısırarak bulaştıranlar yani… Kitap ise geleneksel zombilere odaklanıyor ve biz de buradan devam edelim. Bu zombiler hiç de öyle saldırgan yaratıklar değil, aksine köle gibi kullanılan acınası insanlar. Belki dikkat edilmesi gereken bir şeyler olabilir tabii saldırmamaları için…
Geleneksel zombiye baktığımızda karşımıza özellikle çıkan bir ülke var: Haiti. Batı Afrika dillerinden Haiti kreolüne “zonbi” olarak geçen olgu (17. YY.) yine Afrika inanç sistemlerinden gelen Haiti folklorundaki Voodoo inancının bir parçası. Geleneksel inanışa göre bir bokor (büyücü), ölüleri mezarından çıkarıp onları iradesiz köleler olarak çalıştırabiliyor. Bunun gerçekten şahitleri var: Zombi kelimesinin batı kültürüne girişini sağlayan William B. Seabrook, Haiti’ye ziyaret ederek bunu gözleriyle görür ve burada yaşadıklarını 1929 yılında “The Magic Island” kitabında yazar. Bu seyahatname kitabıyla işte zombi kelimesi ilk kez Batı dünyasına girer. Elimizdeki kitaptaki ilk öykü ise işte bu kitaptan bir bölümdür. Yeri gelmişken öykü listesini vereyim, sonra devam edelim:
Ø W. B. Seabrook – “Şeker Kamışı Tarlalarında Çalışan Ölüler” (Dead Men Working in the Cane Fields)
Ø Lafcadio Hearn – “Geri Dönenlerin Diyarı” (The Country of the Comers-Back)
Ø G. W. Hutter – “Tuz Köleler İçin Değil” (Salt is not for Slaves)
Ø H. D. Vere Stacpoole – Ölü Kız Finotte” (Dead Girl Finotte)
Ø Henry S. Whitehead – “Jumbee”
Ø Ralston Shields – “Yaşayan Ölülerin İntikamı” (Vengeance of the Living Dead)
Ø Thomas Burke – “Zombi” (The Hollow Man)
Ø Sheridan Le Fanu – “Ressam Schalken” (Schalken the Painter)
Anlaşıldığı gibi ilk öykü aslında bir kurgu değil, bir anekdot. Gerçekten görülüp yaşanmış bir olayın anlatımı. Bunu daha önce bir yerde okuduğumu hatırlayıp araştırınca buldum, doğaüstü olayların gerçekten yaşandığı bazı örneklerin derlendiği bu kitapta: BU HAYATIN ÖTESİNDEN
Kitaptaki 8 öyküden ilk 5’ini bir grupta tutalım. Son üçü farklı. Bu beş öyküde geleneksel zombileri veya benzerlerini görüyoruz. İlki zaten kurgu değil, diğerleri de mi öyle acaba bilmiyorum. Onlarda da Haiti ve başka egzotik yerlere giden genellikle bir Amerikalının yaşadığı ya da dinlediği benzer folklorik olaylar var. Özellikle ikinci sıradaki de öykü değil gibi geldi bana, bu yazarın da folklorik anlatılarını biliyorum çünkü. Muhtemelen diğerleri kurgudur. Bu beş öyküde ölülerin geri dönüşünde folklorik inançlarla açıklama var: Haiti Voodoo’su, Batı Hint Adaları ya da Afrika folkloru. Egzotizm, kolonyal bakış ve batılının yabancı diyarlardaki “öcü” bakışı bu öykülerin yine ortak yönleri. Sömürü ve kimliksizleştirme metaforunun yanında, Stacpoole’un öyküsünde aşk teması da göze çarpıyor. Son 3 öykü ise bunlardan ayrışıyor. Shields’in öyküsü kurgu olarak en dikkatimi çeken ve zombiden ziyade Tibet inançlarıyla ilgili, ölümü ve sonrasını intikam olarak kullanma içeren bir aşk üçgeninde geçiyor. Burke ise suçluluk, vicdanla bağlantılı dramatik/psikolojik bir atmosferle geçmişin lanetine maruz kalan bir adamı işliyor. Bunun da geleneksel zombiyle pek ilgisi yok. Kitabın kapanışında ise diğerlerinden edebi olarak ayrılan, hatta bu gözle bakarsak kitaptaki en iyi korku öyküsü diyebileceğim, üstat Le Fanu’dan karanlık atmosferli bir klasik gotik korku yer alıyor: Ressam Schalken. Bu da aslında zombi ile ilgili değil diyebilirim. Vampir mi, hayalet mi? Belirsiz (bu belirsizlik beni heyecanlandırıyor). Aşk, kayıp, romantizm, tekinsiz sanatla romantik bir trajedi… Bu genel değerlendirmeden sonra isteyenler için öykülerden biraz daha ve ayrı ayrı bahsedeceğim şimdi:
DİKKAT! SPOILER BAŞLANGICI!
W. B. Seabrook’un “Şeker Kamışı Tarlalarında Çalışan Ölüler”, Batı edebiyatında zombi kelimesinin ilk kez geçtiği ve “yaşayan ölü işçiler” olarak tasvir edildiği metin demiştim. Yazar, Haiti’deki şeker kamışı tarlalarında, ölülerin büyüyle diriltilip işçi olarak çalıştırıldığına dair bir anlatı aktarıyor. Gözleriyle gördüğünü iddia ettiği için daha ürpertici. Bir de tropikal ada ortamı, hem egzotik hem de ürkütücü bir fon arkada. Aslında zombilere acıyorsunuz burada. Kimseye saldırdıkları yok, işlerini yapıyorlar. Zombiler, köleliğin travmatik hafızasının bir yansıması mı? Gerçekten büyüyle mezarından diriltilen taze ölüler mi yoksa sondaki materyalist doktorun açıkladığı gibi işin altında bilimsel bir şey mi var (katalepsi yaratan ilaç!) İki türlü de olay korkunç bence. Yalnız yazarın dilini sevmedim, gerçek değil de bir kurgu olsaydı vasat derdim. Gerçeklik kurgudan daha vasat değil mi zaten genelde?
Lafcadio Hearn’in “Geri Dönenlerin Diyarı” ise, Batı Afrika’daki Mozambik adasında geçen ve ölümden sonra geri dönenler inancını konu alan bir anlatı. Ölüm, inanç, tuzak ile bilinmeyenin ürkütücü doğası... Sanırım bu da kurgu değil, anlatı. Gerçek yani. Bu adamın Japon korku efsanelerini anlattığı “Kvaidan” kitabını okumuştum. Bu da öykü olarak baksam dağınık olay örgüsüyle eleştirebileceğim bir metin; zombi, kısa bir yerde geçiyor sadece. Yerel halkın geri dönenler hakkındaki hikâyeleri ve bu varlıkların toplumsal yaşam üzerindeki etkilerinden bahsediliyor, bir de iki karakterin dâhil olduğu özel bir olay var ki metnin çoğu bunu aktarıyor. Yalnız bu yazarın dili, tasvir yeteneği vs. önceki yazara göre çok daha iyi.
G. W. Hutter’in “Tuz Köleler İçin Değil” öyküsü, kölelik kurumunun insani ve kültürel boyutlarını sorgulayan kısa bir anlatı. Öykü, kölelere tuz verilmemesi gibi küçük görünen bir ayrıntı üzerinden, köleliğin insanlık dışı doğasını ve özgürlük arzusunu simgesel bir şekilde işliyor. Geleneksel zombi anlatısında demek ki şu var: asla tuz tatmamalılar! İşte o zaman farkına varıp gidip kendi mezarları başında ağıt mı yakıyorlardı yoksa saldırıyorlar mıydı ya da her ikisi miydi şimdi tam hatırlamadım ama iki öykü benziyor birbirine, bu ve ilki. Tuzun kölelere yasaklanması, belki de onların insanlıklarının reddedilmesinin bir metaforu. Ne de olsa tuz, yaşamın vazgeçilmez bir parçası; bundan mahrum bırakılmak, kölelerin insanlık dışı bir statüye itilmesini simgeliyor olabilir.
H. de Vere Stacpoole’un “Ölü Kız Finotte” öyküsü ilginç olarak ilk öyküye gönderme yaparak başlıyor. O yüzden ilk beşteki diğerleri gibi acaba bu da mı öykü değil de yazarın gerçekten anlattığı bir anekdot diye düşündürüyor. Gotik ve folklorik öğeleri birleştiren kısa bir korku anlatısı. Öykü, ölümden sonra geri dönen bir genç kızın hikâyesi üzerinden hem aşk hem de ölüm temalarını işliyor. Finotte adlı genç kız öldükten sonra geri döner; bu dönüş hem sevgilisi hem de çevresindekiler için ürkütücü bir deneyimdir. Öykü, bir tür halk efsanesi havasında, ölüm ve aşkın kesiştiği bir hikâye olarak aktarılıyor. Finotte’nin geri dönüşü, aşkın ölümle sınanmasını simgeliyor. Yine yerel halkın ölülerin geri dönüşüne dair inançları öykünün temelini oluşturuyor. Kadın bedeninin ve kimliğinin ölüm sonrası bile toplumsal bir anlam taşıdığı şeklinde de okuyabiliriz öyküyü.
“Weird Tales” geleneğinin yazarlarından Lovecraft tayfasından, Henry S. Whitehead’in “Jumbee” öyküsünde ise bu kez Batı Hint Adaları’na gidiyoruz. Yine halk inanışları söz konusu. Bu öyküde zombi yerine Jumbee var. Öyküye adını veren ve okunuşu zombiye benzeyen Jumbee, ölümden sonra geri dönen ve şekil değiştiren ruhani varlıklar gibi burada. Yine ilk dört öyküdeki gibi egzotik bir diyar, buraya giden bir batılı (Amerikalı) ziyaretçi, onun yabancı bir diyara hem üstten rasyonel hem de merakla ve korkuyla bakması vs. Burada ırkçı fikirler daha belirgin (Whitehead ne de olsa Lovecraft tayfasından). Amerikalı ziyaretçi ile burada yaşayan bir ev sahibinin sohbeti şeklinde ilerliyor öykü. Ev sahibi, ölmüş bir arkadaşının kendisini ziyarete geldiğini ve ayrıca bir Jumbee ile karşılaştığını anlatıyor. Bilimsel açıklamalar yetersiz kaldığında, halk inanışları bireylerin dünyayı anlamlandırma biçimi haline geliyor işte. İlk dördüne emin değilim ama bu bence kurgudur. Jumbee’nin göründüğü an ve tasviri korku açısından hoşuma gitti. Şu da size kıyağım olsun: Jumbee
Buraya kadarki öyküler geleneksel zombinin edebiyattaki ilk örneklerini temsil ediyor ve korku fanı gözüyle değerli bir birikim oluşturuyor. Ancak, edebi açıdan hiçbirine iyi korku öyküsü diyemem kişisel olarak (zaten öykü de değil bazıları). Sıradaki üç öyküyü bu açıdan ayrı tutuyorum. Bunlarda folklorik zombi, jumbee gibi şeyler yok. Yalnız bir sonraki öykünün yine inançsal temelleri var.
Kitaptaki en ilginç ve sevdiğim ikinci öykü olan, Ralston Shields’in “Yaşayan Ölülerin İntikamı”, kitaba da adını veriyor. Lakin bu isme bakıp ilk aklımıza gelenle alakası yok. Zombi istilası falan değil. İncelikle dokunmuş, doğu mistisizmi temelli bir intikam öyküsü. Aslında ters tepen bir intikam. Adalet doğaüstü yolla sağlanıyor. Eşiyle aşığını cezalandırmak isterken olan kendisine oluyor bir doktor beyimizin. Ana fikir, yaşayanların işlediği haksızlıkların ölümle bitmediği, ölülerin bile adalet arayabileceği. Ayrıca ölüm sonrasına inanmayan doktora inançsal bir şok da geliyor finalde. Buradaki yaşayan ölüler hemen öldükleri anın akabinde bir intikam alıyorlar aslında. Ölülerin intikamının temelini Budizm temelli reenkarnasyon, karma, samsara gibi kavramlarla ilişkilendirebilirim. Doğaüstü bir plan yani. Doktorun inanmadığı şeyler olduğundan bunlar, şoka uğruyor. Bu arada doktorun bilimsel intikam planı da çok çarpıcı. Hem eşine yaptığı robotlaştırma, hem de onun yasak aşığına hazırladığı Poe’nun “Kuyu ve Sarkaç”ını andıran düzenek… Bu yazarın başka işlerini de okumak isterdim ama yok dilimizde. Zaten pek de bilinmiyormuş. Öyküyle ilgili tek olumsuz eleştirim bazı kısımları biraz zorlama.
Thomas Burke’un “The Hollow Man” (1933) öyküsü (burada “Zombi” olarak çevrilmiş), Londra’nın karanlık sokaklarında geçen ve suçluluk, vicdan azabı ile ölüm sonrası geri dönüş temalarını işleyen kısa bir öykü. “İsimsiz” adlı bir adamın yıllar önce işlediği cinayetin ardından öldürdüğü kişinin tekrar karşısına çıkması ve sonrasında yaşananları anlatıyor. Ruh desen değil, normal insan görünümlü (öldürdüğü yaşta); zombi desen, bildiğimiz zombi özellikleri göstermiyor. Ölümden döndüğü kesin olan ama tamamıyla o eski adam gibi… Neyse, 15 yıl önce Afrika’da öldürüp ormana attığı (yoksa gömdüğü müydü unuttum) Gopak adlı adam bunu Londra’da bulup yardım istiyor. Ne güzel ölüyken huzurluymuş ama Leopar Adam’ların büyüsüyle hayata döndürülmüş sonra kaçmış falan. İsimsiz’den yardım istiyor çünkü onu o öldürdüyse yardım da edebilir diye düşünüyor. İşyerine oturup gitmeyerek musallat oluyor. Müşteriler azalıyor falan. Kızına sarkıntılık ediyor. Musallatın ilginç bir versiyonunu yaratmış yazar. Neyse sonunda bir çözüm bulunuyor, yeniden öldürmek… Suçluluk duygusunun ve geçmişin geri dönüşünün doğaüstü bir karşılaşma ile somutlaşması üzerine kurulu yani öykü. Londra’nın sisli ve karanlık sokakları ile önceki öykülerdeki egzotik ortamlardan uzaklaşıyoruz ama cinayetin işlendiği mekâna ve ölünün diriltilmesine bakarsak ortak bir payda var. Cinayet sonrası duyulan vicdan azabı, öykünün temel gerilimini yaratıyor. Ölünün geri dönmesi, korkudan ziyade adaletin metaforu gibi. Ana fikir, geçmişte işlenen suçların unutulmadığı ve vicdanın, ölümden sonra bile hesaplaşmaya zorladığı sanırım (Raskolnikov’a selam). Öykü, doğaüstü öğelerden çok, suçluluk duygusunun psikolojik baskısını öne çıkararak diğerlerinden ayrılıyor. Aslında orijinal öykü isminin direkt çevirisi olan “Boş Adam”, suçlulukla içi boşalmış, vicdanı tarafından tüketilen insanın simgesi sanırım. İsimsiz, Gopak karşısına çıktığından itibaren sürekli bir insanın nasıl bir insanı öldürebileceğini düşünüyor, vicdan yapıyor… Kitapta edebi olarak güzel öykülerden biriydi bu da ama geleneksel zombi meselesiyle ilgili diyemem.
Son öykü; İrlandalı hayalet öyküleri üstadı, vampir Carmilla’nın yaratıcısı, tanıtımlarımda kendisine sıkça yer verdiğim üstat Sheridan Le Fanu’dan “Ressam Schalken”. Kitapta en sevdiğim (çünkü en benlik) bu öykü, gotik edebiyatın klasik örneklerinden biri. Bu zamana kadar nasıl okumamışım. İlk kez 1839’da yayımlanmış. Hollandalı ressam Godfried Schalken’in başından geçen ürkütücü bir olayı anlatıyor. Sanat, aşk, ölüm ve doğaüstü öğeler bir araya getirilerek hem romantik hem de korkutucu bir atmosfer kurulmuş. Schalken, hocası Gerard Douw’un yeğeni Rose Velderkaust’a âşık. Ancak Rose, gizemli ve zengin bir yabancı tarafından evlenmek üzere kaçırılır. Yabancı, aslında ölümle bağlantılı bir varlıktır (ölü olduğu kesin ama ne?); Rose’un evliliği trajik bir şekilde sonuçlanır. Tanıtımın başına alıntıladığım cümleyi Rose sonlara doğru kaçtığı kocasının ardından tekrarlar durur: “Ölülerle diriler asla birlikte olamazlar, Tanrı bunu men etti!” Hastalanmış, enerjisi tükenmiş, korkmuş haldedir Rose. Finalde çok karanlık bir sahne var. Öykü zaten karanlık tablolar, mum ışığı ve gölgelerle örülmüş bir gotik sahneye sahip. Schalken’in gözünden anlatılan olaylar, sanatın doğaüstüyle kesiştiği bir noktayı gösteriyor, bu açıdan da güçlü. Aşk, ölüm ve doğaüstü güçler karşısında çaresiz kalıyor. Gizemli yabancı, ölümün ve bilinmeyenin simgesi olarak öykünün merkezinde. O klasik “bilinmeyen korkutur” yapısı temelde. Rose, masumiyetin, aşkın ve kurbanın simgesi olarak kullanılıyor; ne de olsa kadın bedeni, gotik edebiyatın trajik motiflerinden biri. Schalken’in tabloları, öyküye ayrı bir güç katıyor. Öykü resmen gotik edebiyatın sanat, aşk ve ölüm temalarını birleştiren güçlü bir örneği. Karanlık atmosferi ve doğaüstü öğeleriyle hem ürkütücü hem de trajik bir anlatı. Yine geleneksel zombi öyküleriyle ilgili değil ama “yaşayan ölü” içerdiği kesin ve bunu ilk yapan öykülerden birisi muhtemelen.
SPOILER SONU!
Bu öyküler erken dönem “undead” karakterleriyle modern korku edebiyatı üzerinde etkili olmuşlardır mutlaka. Mesela Hutter ve Seabrook’un öykülerinde kölelik ve sömürünün ölümden sonra bile devam edebileceğini göstererek zombiyi bir toplumsal eleştiri aracına dönüştürmesini Romero’nun filmlerinde görüyoruz. Zombilerin kapitalizm, tüketim kültürü veya günümüzde sıkça salgın metaforlarıyla işlenmesinin öncülü buralar. Seabrook’un Haiti gözlemleri, zombiyi Batı popüler kültürüne sokan ilk adım oldu. Ardından sinema (özellikle bu kitaptan uyarlanan 1932 tarihli “White Zombie” filmi) bu motifleri alıp görselleştirdi. Böylece edebiyattaki folklorik ve gotik anlatılar, modern korku sinemasının ve popüler kültürün temel yapıtaşına dönüştü.
Sonuç olarak; zombiyi hem folklorik bir korku figürü, hem toplumsal bir metafor, hem de psikolojik bir gerilim unsuru olarak farklı açılardan işleyen bu erken dönem öykü derlemesini tüm korku fanlarına öneriyorum. Bugün zombiler, hem toplumsal eleştirinin hem de saf korkunun aracı olarak kullanılabiliyorsa, bunun kökeni doğrudan bu erken dönem metinlerde yatıyor. “Okudum ama hiç korkunç değildi” diyenlerden hızla uzaklaşıyorum ve bir sonraki hacimli dünya klasiği tanıtımımda görüşmek üzere diyorum.

Yorumlar
Yorum Gönder